| |
| |
![]() |
![]() | | Konu Seçenekleri | ![]() |
| | #1 |
| Doçent ![]() | Shot at 2007-07-31 DOĞUMU ÜZERİNE 13. Yüzyılın ilk yarısında gerek Moğol istilasının etkisiyle, gerekse başka nedenlerden dolayı Horasan’dan kalkıp Anadolu’ya gelen, Anadolu Aleviliğinin oluşumunda büyük çabalar harcayan, daha sonraki yıllarda “Horasan Erenleri” diye anılan Türkmen babaları arasında Hacı Bektaş Veli önemli bir yer tutar. Hacı Bektaş Veli, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, Horasan’ın Merv, Herat, Belh ile birlikte dört önemli kentinden biri olan Nişabur’da doğmuştur. O dönemin sayılı kültür merkezlerinden biri olmasından başka, Nişabur ve çevresi, Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu sıralarda Türkmen nüfusunun yoğun olduğu bir bölgeydi ve orada bir Türkmen pirinin kurduğu Yesevilik tarikatı büyük bir yayılma ve gelişme göstermişti. İşte Hacı Bektaş Veli, bu kültürel ve dinsel ortamda yetişmiş, Arapça ve Farsça’yı kitap yazacak kadar iyi öğrenmiş, devrinde geçerli olan bütün bilgilerle donanmıştır. Ahmed Yesevî-Hacı Bektaş Veli ilişkisine önemli bir yer ayıran Vilayetnâme Ahmed Yesevî’den övgü ve saygıyla bahsetmektedir. Ahmet Yesevî hakkında “Doksan dokuz bin Türkistan pirinin ulusu” ve “Pirlerin piri” sözleri yer almaktadır. Vilayetnamede “Ahmed Yesevî ‘Biz yokluk yurdunda eğlenmeyiz, ahirete gideriz. Var seni Rum’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rum Abdallarına seni baş yaptık’ dedi. Hacı Bektaş Veli, ertesi gün, gün doğarken Ahmed Yesevî’den izin alarak yola düştü” diyerek Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya Ahmed Yesevî’nin gönderdiği belirtilmektedir. Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ne zaman ayrıldığına yanıt verebilmek için onun doğum tarihini tam olarak bilmek gerekir. Vilayetnâme, Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihini belirtmediği gibi, elimizde Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihini kesin olarak bildiren kaynak da bulunmamaktadr. Vilayetnâme’nin ilk yaprağında Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihinin 606 (1209-10) olarak yazıldığı belirtilmektedir. Başta Alevi kaynakları olmak üzere bazı kaynaklar bu konuda 1241’den 1249’a kadar değişen rakamlar vermektedir. Onun 1281 yılında Anadolu’ya geldiğini, 1337 yılında vefat ettiğini (hakka yürüdüğü) yazarlarsa da bu bilgiler tarihi gerçeklere aykırı düşmektedir. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin on üçüncü yüzyılın ortalarında ölen Baba İlyas ile, 1260 yıllarında ölen Ahi Evren ve onu çağdaşı olan Kırşehir valisi Nureddin Caca ile Anadolu’da görüştüğü ve 1273 yılında ölen Mevlâna ile haberleştiği kesin olarak bilinmektedir. Ayrıca Vilayetnâme’ye göre Hacı Bektaş 92 yıl ömür sürmüştür. Yine bu yazılı kaynaklara göre, Türkistan’da 40 yıl çile hayatı yaşayarak kamil insan mertebesine ulaşmıştır. Ölüm tarihi 1270-71 olarak kesinleşen Hacı Bektaş’ın 92 yıllık ömrü ile 40 yıllık çile hayatını birlikte değerlendirirsek onun 1178 yılı civarında doğup, 40 veya 42 yaşlarında Nişabur’dan ayrılmış olabileceğini söyleyebiliriz. Çünkü Nişabur, 24 Mart 1220 tarihinde Cebe ve Sübetay Noyan komutasındaki Moğol askerleri tarafından kuşatılmıştır. Kuşatma sırasında şehri canla başla savunan Nişaburluların attığı bir okun Cengiz Han’ın damadı Tagacar’ın canını alması üzerine gazaba gelen Moğollar, Tuli komutasındaki 30 bin kişilik ilâve bir güçle 25 Mart 1221 tarihinde şehre girmişlerdir. Şehri ele geçirdikten sonra aldıkları emir üzerine şehrin bütün yapılarını yıkarak orayı tarla haline getirmişlerdir. Moğollar sağ kalan Nişaburluları şehrin dışındaki boş alana çıkarmışlar, aralarından 400 sanatkârı seçip Türkistan’a gönderdikten sonra geri kalanları kılıçtan geçirmişlerdir.Kedi, köpek dahil şehirde hiçbir canlı bırakmamışlardır. Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ayrıldıktan sonra Hac yolunu tutmuş, Necef’e ve Kerbelâ’ya uğramış, Hac göre-vini yerine getirdikten sonra üç yıl Mekke’de kalmıştır. Anadolu’ya gelirken Halep’e uğrayarak orada bulunan kutsal yerleri ziyaret etmiştir. Oradan Elbistan’da bulunan Ashab-ı Kehf’e, sonra Kayseri’ye, Kayseri’den Ürgüp’e, Ürgüp’ten de bugün Hacıbektaş olarak bilinen Suluca Karahöyük’e gelip yerleşmiştir. Menteş ismindeki kardeşiyle birlikte Sivas’a, sonra Baba İlyas’a yani Amasya’ya, Amasya’dan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye varmıştır. Hünkar’ın kardeşi Menteş, Kayseri’den Sivas’a gittiği sırada orada şehit olmuştur. Hacı Bektaş Veli de Kayseri’den Suluca Karahöyük’e gelmiştir. Gerek Aşıkpaşa-zâde’nin verdiği bilgilere, gerekse Eflakî’nin Ariflerin Menkıbeleri adlı eserinde Hacı Bektaş Veli için söylediği, “Baba Resul’un has halifesiydi” sözüne dayanan bazı araştırmacılar, Hacı Bektaş Veli’nin, on üçüncü yüzyılın başlarında, bazılarına göre Baba İlyas, bazılarına göre de Baba İshak tarafından düzenlenen ve uzun süren Babai İsyanı na katılmıştır. Yani Hacı Bektaş Veli’nin Selçuklu yönetimi tarafından 1240 yılında Kırşehir civarında bastırılan ve elebaşları idam edilmiş olan Babaîler İsyanı nı aktif olarak katıldığını iddia etmişlerdir. Kendisi de Türkmen babası olan Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas, Baba İshak ve diğer Türkmen babalarıyla iyi ilişkiler içinde olması doğaldır. Ancak onun Babaîler İsyanı na katılmış olması zayıf bir ihtimaldir. Çünkü O, söylendiği gibi isyana katılıp canını kurtarmış olsaydı, oradan kalkıp, Suluca Karahöyük gibi her türlü saldırıya açık bir yere gelip yerleşmez, orada serbest olarak faaliyetlerine devam edemezdi. Bunun dışında Hacı Bektaş Veli’nin yaşamını ayrıntılarına kadar anlatan Vilâyetnâme’nin bu konuya kesin olarak değinmesi gerekirdi. Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı dönemde Türkmen topluluklarında başlıca iki insan tipi hâkimdir: Gâzi ve Veli tipi. Bunlardan birinci gruba girenler ülkeler fethetmişler, ikinci gruptakiler ise, alınan ülkelere yerleşmeyi, yerleşik bir toplum meydana getirmeyi olanaklı kılmışlardır. İsminin sonundaki sıfattan da anlaşıldığı gibi Hacı Bektaş Veli, gazi değil veli tipine girmektedir. Hacı Bektaş Veli, Suluca Karahöyük’e yerleştikten sonra orda bir tekke kurarak halkı eğitme ve aydınlatma faaliyetlerine devam etmiştir. Vilâyetnâme’ye göre ona bağlı 36 bin kişi vardı ve bunların 360’ı huzurunda hizmette bulunurdu. Hacı Bektaş Veli’nin halifeleri; onunla birlikte Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş olan Sarı Saltuk Dede Rumeli’nde, Abdal Musa Sultan Elmalı’da, Karaca Ahmed Sultan İstanbul’da ve Akhisar’da, Akça Koca Akyazı’da, Barak Baba Bigadiç’te, Hızır Samut Bozok’ta Yozgat’ta, Sultan Şüca Eskişehir’de, Hacım Sultan Uşak’ta, Taktuk Emre Sakarya bölgesinde, Geyikli Baba Bursa’da inançlarının, gelişip kök salması için çalışmışlardır. Konu гєรรђ๏t tarafından (01-08-07 Saat 02:24 ) de değiştirilmiştir.. |
|
| Mesaja teşekkür eden: | CnRaLpEr (01-08-07) |
| | #2 |
| Doçent ![]()
Mesajlar: 2.272
Teşekkür etti: 2.117
Teşekkür edildi: 1.672
Forum Gücü: 20 Forum Puanı:4494 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | VELİ SIFATLI PİR Hacı Bektaş Veli’nin adındaki (Türkçe söylenişi; Veli Hacı Bektaş olmalıdır) veli unvanı önemlidir. Alevi felsefesindeki velayet yükünü taşımakla yükümlü en ulu kişiye verilen bu unvan, Aleviler arasında iki kişilik için kullanılmıştır. Birincisi Hacı Bektaş; ikincisi de Şah Safiyüddin (Safevi) yolundan olan Şah İbrahim... Velilik, Alevi felsefesine özgü bir olgudur. Veli Hacı Bektaş’ın, ana baba tarafından Arap olmadığı ortadadır. Onun Türkler arasında, Türk kültürü ile yetiştiği, gerek yaşantısından, gerek düşüncelerinden anlaşılıyor. Buna karşın; Hacı Bektaş’ın soyunun İmam Ali’ye çıkartılması, gerçekte İmam Ali’nin manevi mirasına sahip çıkmaktan kaynaklanır. Hacı Bektaş’a veli unvanının verilmesi de işte buradan doğar. Bugün Alevi-Bektaşi edebiyatını incelersek, Hacı Bektaş Veli’nin, Hz.Ali’nin don değiştirmiş bir şekli gibi görüldüğünü rahatça saptayabiliriz. Ozan Ali İlhami bir nefesinde bunu şöyle dile getirir: “Eğlen turnam eğlen Ali misin sen Ali sevilmez mi deli misin sen Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen?” Anadolu’daki Ali düşüncesi, toplumun yapısına göre yeniden biçimlendirilerek Arap ve Acem’deki tutuculuktan arındırılmıştır. Bundaki en önemli katkı da Hacı Bektaş Veli’ye aittir, diyebiliriz. Hacı Bektaş ile İmam Ali arasında kan bağı olmasa bile ilim (bilgi) bağı vardır. Sıradan insanlar, işte bu manevi bağlantıyı bilemedikleri için; Hacı Bektaş’ı bir Arap gibi görme yanılgısına da düşmüşlerdir. Bunun gerçekle ilgisi yoktur. Anadolu’da yetişti... Hacı Bektaş Veli’nin tahminen 1240 yıllarında veya bu tarihin hemen öncesinde Anadolu’ya geldiği; Babalılar ayaklanmasının lideri Baba İshak’a bağlandığı, onun halifesi olduğu; Baba İshak’ın 1240 yılında öldürülmesinden sonra Sulucakarahöyük çevresine geldiği; hemen hemen bütün araştırmacılar tarafından kabul edilir. Bu görüşün bazı yönleri yanlıştır... Anadolu, o çağlarda büyük düşünürlerin harman olduğu bir yerdir. Öyle Horasan’dan gelen herkesin hemen kabul gördüğü, veli sayıldığı gibi mantığı benimsemek olanaksızdır. O dönemi yansıtan menakıb kitaplarında, şeyhler ve babalar arasında kuvvetli bir varlık mücadelesinin olduğunu görüyoruz. Vilayetname’de anlatılan öykülerin en ilginçlerinden biri de, Anadolu erenlerinin Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya sokmamak için yaptıkları ittifaka ilişkin olanıdır. Halkın, hiç tanımadığı birisini, gelir gelmez var olan babalara, dedelere, şeyhlere tercih ederek kendisine veli yapması akıl ve mantıkla bağdaşmaz. Bu nedenle, ailesi Horasanlı olmakla birlikte, Hacı Bektaş; Babalılar arasında, Anadolu’da yetişmiş ve kendisini, gerek eylemleri, gerek düşünceleri ile kabul ettirmiştir... Hacı Bektaş, 1240 dolaylarında Anadolu’ya gelmiş olsaydı, tamamen hareket içinde olan Türkmenlere söz dinletmesi olanaksız olurdu. Belli ki, o, Türkmenler arasında yaşıyordu... Başsız kalan önemli bir kitleyi, 1240 isyanından sonra almış, oldukça güvenli sayılabilecek Sulucakarahöyük çevresine götürmüştür. Bizzat bu kitlenin lideri gibi ortaya çıkmamış olsa bile, onların manevi gıdasını veren insan olmuştur. Gerek Âşıkpaşazade tarihinde, gerekse Elvan Çelebi’nin Menakıbül Kudsiyye adlı kitabında, Hacı Bektaş’ın, Babalılar ayaklanmasına katılmadığı vurgulanır ve yaşadığı dönem de aydınlanır. Bizce, Hacı Bektaş Veli, Babalılar Ayaklanması’ndan ortalama 20 yıl önce, Cengiz Han’ın Türkistan’a saldırıp yakıp yıktığı dönemlerde Anadolu’ya gelmiş; ailesinin saygınlığı, kendisinin parlak zekâsı önemli bir kitle tarafından tanınıp tutulmasını sağlamıştır. Hacı Bektaş Veli’nin 1240 isyanının askeri lideri olan Baba İshak’ın halifesi olduğu görüşü de geleneksel bilgilere uymaz. Hacı Bektaş düşüncesinde, bir şeyhin, bir komutana mürit olması mümkün değildir... Şimdiye değin kesin bir belge bulunmamasına karşın; Hacı Bektaş Veli’nin, Karamaoğulları hareketinin bilgi dokusunu dokuduğunu söylemek yanlış olmasa gerekir.Özellikle, 1277 yılında, Karamanoğlu Mehmet Bey’in “ayağı çarıklı, başı kızıl külahlı” Alevi Türkmenlerin başında Konya’yı ele geçirmesi ve burada yayınladığı ferman önemlidir. Bu fermanda, “Bundan sonra; devlet dairelerinde, evlerde, sokaklarda Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır. Aksi hareket edenler idam olunacaktır” denilmesi çok anlamlıdır. Selçuklu yönetiminin resmi dil olarak Farsça’yı seçmesine bir tepki olan bu istek; Alevi kitlelerin tavrını yansıtıyordu. Alevi Bektaşiler; gerek dinsel törenlerini, gerekse sanatlarını öz Türkçe ile dile getiriyorlardı. Yunus Emre’nin şiirlerini Mevlana gibi Farkça değil de Türkçe yazması, bu yaklaşımın sonucudur... Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli’nin Makalat adlı kitabında dile getirdiği görüşlerden etkilenmiş ve onlardan bazılarını şiirle dile getirmiştir. Örneğin: Hacı Bektaş Veli “Aşıkların tenleri ölür, canları ölmez.” diye yazmış, Yunus Emre bunu, “Ölür ise ten ölür Canlar ölesi değil” diye şiirleştirmiştir. Hacı Bektaş Veli’nin, Ahmet Yesevi dervişi olduğu yaygın bir kanıdır. Buradan yola çıkılarak Hacı Bektaş Veli’ nin şeriata bağlı olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Hemen belirtelim ki, Ahmet Yesevi şeriatla sınırlı birisi değildir. Nakşibendi tarikatının bu yoldan çıkmış olması, Yeseviliğin Sünniliğini göstermez. Ahmet Yesevi adına görülen hikmet tarzı şiirlerin çoğu onun değildir. Ahmet Yesevi’yi bir Nakşibendi gibi gösteren bu şiirlerin, Nakşibendiliğin etkisi ile daha sonradan ona mal edildiği bugün artık anlaşılmıştır. Çünkü, 12.Yüzyıl’da yaşayan Ahmet Yesevi’ye mal edilen kimi şiirler, daha sonraki yüzyıllarda meydana gelen olaylardan söz etmektedir. Bu şiirler, 16. Ve 17. Yüzyıllarda Nakşibendiler tarafından biçimlendirilmiştir. Bu nedenle, sonradan değiştirilen metinlere bakarak Yeseviliği koyu Sünnilik olarak göstermek de doğru değildir. Prof. Fuat Köprülü, Yeseviliği, Sünnilik gibi görmenin yanlış olduğunu daha sonra kabul etmiştir. 13.Yüzyıl’daki Anadolu Alevi Türkmenlerinin başlarına kızıl külah geçirip savaşlara öyle katıldıklarını kaynaklar ortaklaşa belirtiyor. Velayetname’de iki yerde de Hacı Bektaş’ın başına kızıl renkli sarık sardığı yazılıdır. Bu çok önemli kayıt; Hacı Bektaş Veli’nin açık açık tavır takındığını ve Hz.Ali yolunda bir Alevi olduğunu ortaya koyar. Osmanlılar zamanında, devletin ve medresenin etkisiyle kızıl külahlar, beyaza çevrilecektir. Hacı Bektaş Veli, tam bir halk adamıdır. Sarayı ve kenti değil, kırsal alanı ve köylüleri yeğlemiştir. Gerek halkı ezen Selçuklu Devletine, gerekse Anadolu’yu yakıp yıkan Moğollara karşı Türk halkının örgütlenmesinde birinci derecede etkili olmuştur. Hünkâr, yoksulların, güçsüzlerin yanında yer almış, cehalete, zorbalığa karşı çıkmış; felsefesini bunu üzerine kurmuştur... Hacı Bektaş Veli’nin elinde kılıç kâfir ülkelerine savaşa çıkan birisi gibi gösterilmesi olayı tamamen yanlıştır. Onun düşüncesinde, insana kıymak büyük bir günahtır. Cihat veya gaza denilen savaş ise, insanın kendi nefsiyle yaptığı savaştır. Bektaşi düşüncesinde en büyük düşman, insanın içinde bulunan kötü arzular, kötü düşüncelerdir. İşte bunların tepelenmesi bir insan için birinci görev sayılmıştır... Hacı Bektaş Veli’nin en tanınmış eseri, Makalat adlı kitabıdır. Önce Sefer Aytekin, daha sonra da Esad Coşan tarafından Türkçe’si yayınlanan Makalat, bir dinbilgisi kitabı sayılabilir. Bu kitapta, Alevi-Bektaşi yolunda temel kavram olan “Dört Kapı-Kırk Makam” düşüncesi açıklanmıştır. Bundan başka, Hünkâr’a mal edilen ama içinde katkı olduğu anlaşılan Şerh-i Besmele adlı kitap yayınlanmıştır. Doç.Dr. Bedri Noyan, şu kitaplarında Hacı Bektaş Veli’ye ait olduğunu yazar : Fevaid, Bahr’ül Hakayık, Şathiyye, Makalat-ı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye, Hurdename, Üss’ül Hakika... Baba Resûl’un ileri gelen halifelerinden olup, sonraki gelişmeler dikkate alındığı takdirde, tarihte en ünlü Baba İlyas halifesi olarak ünlenecek olan, Hacı Bektaş-ı Velî hakkında döneminin kaynaklarında hiç bir bilgi bulunmaz. Onun üzerine bütün bilinenler aşağı yukarı Vilayetnâme’ye dayanır. Muhtemelen Uzun Firdevsî tarafından Hacı Bektaş’ın ölümünden hemen hemen iki yüzyıldan fazla bir zaman sonra yazılan bu eser de, aslına bakılırsa Hacı Bektaş’ı tam olarak ortaya koyabilecek nitelikte değildir. Ancak yine de çok faydalı bilgileri de içerir. Günümüze kadar Hacı Bektaş, Âşıkpaşazâde’nin onun Baba İlyas’la olan ilişkisine açıkça işaret etmesine rağmen, genellikle Baba İshak’ın halifesi sayılmıştır. Şüphesiz bu eğilimin nedeni yine İbn Bîbî’nin, Baba Resûl olarak Baba İshak’ı göstermesidir. Hacı Bektaş’ın Babaîler isyanının lideri ile ilişkisinden Âşıkpaşazâde’den çok daha önce söz eden kaynak, Menâkıbu’l-Ârifîn’dir. Burada her hangi bir isim belirtilmeksizin yalnızca “Baba Resûl” unvanı geçer ve Hacı Bektaş’ın onun “ileri gelen halifesi” (halîf-i hass) olduğu kaydedilir. Ancak Elvan Çelebi konuya daha bir kesinlik getirerek Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’ın halifesi olduğunu anlamamıza yardım edecek ifadeler kullanır; yine de önde gelen bir halife olup olmadığına ait hiç bir şey söylemez. Şu halde, Ahmed Eflâkî, Elvan Çelebi ve Âşıkpaşazâde’ nin üçlü tanıklığıyla Baba İlyas ile Hacı Bektaş arasında bir şeyhlik-halifelik bağlantısının bulunduğu kesinlik kazanır. Ancak bu bağlantıya ait ayrıntı bilgi mevcut değildir. Bununla birlikte, gerek Âşıkpaşazâde’nin gerekse Elvan Çelebi’nin ifadeleri gözden geçirilecek olursa, Hacı Bektaş’ın hiç de Eflâkî’nin dediği gibi Baba Resûl’ün ileri gelen halifesi olmadığı anlaşılır. Eğer böyle olsaydı, mantık bakımından onun da Babai İsyanın da hiç şüphesiz Baba İshak, Şeyh Osman, Aynuddevle Dede (Ayna Dola) ve diğer halifeler gibi aktif bir görev alması veya en azından Baba İshak gibi ayaklanma sırasında yahut daha sonra ya öldürülmesi, ya da yakalanıp hapse atılması gerekirdi. Oysa hem Elvan Çelebi, hem de Âşıkpaşazâde’nin kayıtları, onun isyana katılmadığını açıkça ortaya koyuyor: Elvan Çelebi, “Hacı Bektaş’ın sultanın tacını göze almadığını” yazarken, Âşıkpaşazâde, “kardeşi Menteş’le birlikte Baba İlyas’a bağlandığı, sonra birlikte Kırşehir’e geldiklerini, oradan Kayseri’ye geçip, Menteş’in buradan Sivas’a giderek orada (şüphesiz Selçuklu kuvvetleriyle gerçekleşen çatışma da dürüldüğünü, bunun üzerine Hacı Bektaş’ın Karayol’a (Sulucakaraöyük’e) gittiğini bildiriyor. Bu durumda Elvan Çelebi’nin ve Âşıkpaşazâde’nin bu çok açık tanıklıklarından yola çıkarak şu görüşü ileri sürmek olanaklıdır. Hacı Bektaş, ya onaylamadığı için veya bizim bilemediğimiz herhangi bir nedenle isyanda hiç bir aktif rol almamış, görünüşe göre isyan sırasında ve daha sonra uzunca süre gizlenerek izini kaybettirmiş, daha sonra -ve büyük bir olasılıkla- Moğol işgal ve egemenliğinin neden olduğu karışıklıklardan faydalanarak Sulucakaraöyük’te ortaya çıkmıştır. Alevi-Bektaşî geleneğinin sözcüsü olan Vilâyetnâme ise, Hacı Bektaş’ı çok daha değişik bir çerçeve içinde sunar. Bu eser, Hacı Bektaş’ı daha doğumundan itibaren ele alır. Vilâyetnâme’ye göre Hacı Bektaş, Horasan’ın Nişapur şehrinde doğmuş olup İmam Mûsa Kâzım’ın neslinden gelen ve İbrâhim-i Sâni diye tanınan Seyyid Muhammed’in oğludur.Hacı Bektaş’ın Anadolu’nun daha eski Türk sâkinlerinden olmadığı, Moğol istilâsı sırasında buraya göç ettiği kesindir. Yine Vilâyetnâme’ye göre, Anadolu’ya önce - Dede Garkın’ın yerleştiği bölge olan - Elbistan’dan gitmiş, burada Dede Garkın’ın çevresiyle karşılaşmıştır.Böylece Elvan Çelebi’den başka, Hacı Bektaş’ı önce Dede Garkın’ın çevresine yerleştirerek Elvan Çelebi’yi doğruluyor.. Yine bu Vilayetname’ye göre, Hacı Bektaş oradan Kayseri ve Ürgüp’e, daha sonra da Sulucakaraöyük’e (bugünkü Nevşehir’e bağlı Hacıbektaş ilçesi) geçmiştir. Hacı Bektaş’ın niçin burayı seçtiği doğrusu üzerinde düşünülecek bir konusudur. Aslında bu bölgeyi seçen yalnız o değildi. İsyandan sonra Muhlis Paşa ve Şeyh Osman da Kırşehir’e yerleşmişlerdi. Düşüncemizce gerek bu ikisinin, gerekse Hacı Bektaş’ın, daha başka bölgeler varken, Kırşehir yöresini tercih etmeleri, buradaki Türkmen boylarıyla ilgili olmalıdır. Hacı Bektaş, kendisinin bu bölgedeki Babaî hareketine mensup Türkmen boyları arasında rahatça kimliğini gizleyerek saklanabileceğini düşünmüş olabilir. Nitekim Vilâyetnâme’de de belirtildiği gibi, bu bölgede yarı göçebe bir yaşam süren çok sayıda Türkmen aşireti vardı. Selçuklu hükümetinin Babaîler üzerindeki baskı ve takibi ortadan kalkınca da, büyük bir olasılıkla açığa çıkmayı hesap ediyordu. Ancak onların bu bekleyişleri fazla uzun sürmemiş ve 1243 yılında Moğollar’ın Anadolu’ya gelmesiyle birlikte, Selçuklu hükümeti kendi başının derdine düşmüştür. Hacı Bektaş’ın bu bölgeye yerleşmesi konusuna Iré ne Beldiceanu’nun bir kaç yıl önce yayımladığı bir makale, yepyeni bir boyut kazandırmaktadır. XV. ve XVI.Yüzyıla ait Karaman eyâleti tahrir defterleri üzerinde gerçekleştirilen bu ilginç araştırma, Hacı Bektaş’ın Sulucakaraöyük’e Vilâyetnâme’nin yazdığı gibi yalnız bir derviş olarak gelmediğini, kendine bağlı Bektaşlu adını taşıyan bir oymakla birlikte geldiğini gayet açık biçimde göstermektedir. Bu da Türkmen babalarının aynı zamanda hem kabile şefi hem de dînî reis olduklarına ait görüşü destekliyor. İşte Hacı Bektaş böyle bir Babaî şeyhi olarak Sulucakaraöyük’e gelmiş ve yine Babaîler’e mensup buradaki bir başka Türkmen boyu olan Çepniler arasına yerleşmişti. Hacı Bektaş’ın bu tercihi bize, onun iradesindeki Bektaşlu oymağının Çepni boyunun bir parçası olduğunu düşündürüyor. Eğer bu gerçekte böyle ise, o zaman onun yerleşmek üzere niçin Sulucakaraöyüğü tercih ettiği sorusunun yanıtı da verilmiş olur. Hacı Bektaş’ın Sulucakaraöyük’te bu boya mensup İdrîs Hoca ve eşi Kadıncık Ana ile yakın ilişki içine girmiştir. Kimliği konusunda henüz yeterli bilginin bulunmadığı Kadıncık Ana (Hatun Ana, yahut Fatma Bacı) başta olmak üzere, bu köyde giderek ününü çevreye yaymak suretiyle civardan pek çok mürid edindiği ve faaliyetlerini uygulamaya başladığı anlaşılıyor. Hacı Bektaş Veli’nin Moğol egemenliği dönemine rastlayan bu faaliyetlerinin, genellikle Türkmenler içinde Baba İlyas’ın ve kendinin fikirlerini yaymak olduğu kadar, bölgedeki gayri müslimler ve hattâ Moğollar arasında İslâmiyet propagandasından oluşan hayli yoğun bir çalışma ve çaba harcadığı, Vilâyetnâme’ye dayanılarak söylenebilir. Hacı Bektaş 669/1270-71 yılında ölünceye kadar Sulucakaraöyük’ te yaşamış ve bu arada bazı Moğol otoriteleriyle de ilişkileri olmuştur. Ayrıca o dönemdeki diğer tasavvuf çevreleriyle, bu arada özellikle Mevlânâ ve etrafındakilerle, Kırşehir’deki Ahî Evran’la da bazı ilişkileri bulunduğunu, Vilâyetnâme ve Menâkıbu’l-Ârifîn’deki bilgilere dayanarak söyleyebiliriz. Her ne kadar isyan olayına katılmamış olsa da, Hacı Bektaş Baba İlyas’ın halifelerinden biri olarak onun fikirlerinin yayıcısı olmuştur. Ne var ki, bu konuda elimizdeki ana kaynak olan Vilâyetnâme’de bu iki şahıs arasındaki bu ilgiye ait en ufak bir îmaya rastlanmadığı gibi, Baba İlyas’ın adı da geçmez. Ancak Hacı Bektaş’ın halifeleri arasında bir Baba Resûl yahut Resûl Baba’dan bahsedilir ki, hiç şüphesiz bu Baba İlyas’tan başkası değildir ve Alevi-Bektaşî geleneği aradan geçen bir kaç yüzyıl boyunca iki şahsiyet arasındaki bu ilişkiyi, Hacı Bektaş’ın yükselen kimliğine yakışır bir biçime sokarak tersine çevirmiştir. Buna karşılık, öğretmeni sıfatıyla bir Lokmân-ı Perende’den ve en çok da şeyhi ve kendisine Rum diyarında halifelik veren üstadı kimliği ile Ahmed-i Yesevî’den söz edilir. Vilâyetnâme’ye göre Lokmân-ı Perende, babası tarafından Hacı Bektaş’ın eğitimi ile görevlendirilmiştir ve Ahmet-i Yesevî’nin halifesidir. Bu Lokman-ı Perende hakkında bütün bilgimiz bundan ibarettir. Bununla beraber, Revzatu’s-Safâ, Habîbu’s-Siyer ve Nefehâtu’l-Üns’de, XI. Yüzyılda yaşamış ünlü melâmetî şeyhi Ebû Saîd-I Ebü’l-Hayr ile çağdaş bir Şeyh Lokmân-ı Serahsî’den bahsolunmaktadır. İlk iki kaynakta yanlızca mezarının Herat’ta bulunduğu kaydedilmiş, üçüncüsünde ise, Lokmân-ı Serahsî ile Lokmân-ı Perende’nin aynı kişi olduğunu zannetirecek bir menkabe anlatılmıştır. Dolayısıyla buna dayanarak Lokmân-ı Serahsî’ nin aynı zamanda Lokmân-ı Perende (Uçan Lokman) diye de tanınmış olabileceği olasılığı kuvvetlidir. Alevi-Bektaşî geleneğindeki Ahmed-i Yesevî - Hacı Bektaş bağlantısına gelince, yine kronolojik nedenden dolayı buna olanak yoktur; her ikisinin ölüm tarihleri arasında yüz yıldan fazla bir zaman farkı vardır. Ancak Vilâyetnâme’deki Ahmed-i Yesevî menkabelerinin bolluğu ve Hacı Bektaş’ın bu büyük Türk şeyhine bağlanmasının başka bir anlamı olduğu şüphesizdir. Bizce bütün bunlar bir bakıma Hacı Bektaş’ın gerçekten Yesevî geleneği ile bir alakasının bulunduğunu göstermeye yaradığı gibi, vaktiyle F.Köprülü’ nün çok yerinde olarak belirttiği üzere, Ahmed-i Yesevî’nin Türkmen çevrelerinde hayli popüler bir sima olduğunu da kanıtlamaktadır. Bundan dolayı Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’a bağlanmadan önce, bir Yesevî dervişi olamamakla beraber, Yesevî geleneğini koruyan bir tarikata (Haydarîlik) mensup olduğunu, Baba İlyas’ın çevresine katıldıktan sonra aynı zamanda Vefâîliği de geçtiğini, yahut kendi mensubiyetini koruduğunu da söyleyebiliriz. Bektaşîlik tarikatında Yesevî an’anelerinin neden yaşamağa devam ettiğini, hattâ Velâyetnâme’nin yazıldığı çağa kadar bu geleneğin varlığını neden sürdürdüğünü ancak bu biçimde açıklayabiliriz. Vilâyetnâme’nin önümüze koyduğu problemlerden bir başkası da, Hacı Bektaş’ın Haydarî geleneklerine de bağlanmış olmasıdır. Çünkü Vilâyetnâme’de bir de Kutbeddîn Haydar’dan bahsedilmekte ve bu zat Ahmed-i Yesevî’nin nefes evlâdı yapılmaktadır. Bilindiği gibi Haydarîlik, Yesevîlik tarikatı ile Kalenderî geleneklerinin birleştirilmesi suretiyle Kutbeddîn Haydar tarafından XII. Yüzyıl sonlarında İran’da kurulmuş heterodoks bir Türk tarikatıdır. İşte bir yandan bu önemli konu, öte yandan Vilâyetnâme’ de Hacı Bektaş’ı bir Haydarî dervişi biçimde tanımlayan satırlar, bizce Hacı Bektaş’ın bir Haydarî şeyhi olduğunu gösteriyor. Kısaca bu durumda Hacı Bektaş’ın tasavvufî kimliği konusunda şunu söyleyebiliriz: Hacı Bektaş Anadolu’ya bir Haydarî dervişi olarak gelip bir Vefâî şeyhi olan Baba İlyas’a intisap etmiş, onun halifeliği mevkiine yükselerek bu hüviyetiyle Sulucakaraöyük’e gelip yerleşmiştir. Gerek Baba İlyas’a intisabı, gerekse isyana katılmasa bile Babaî muhitine mensup bulunması, onu aynı zamanda bir Babaî şeyhi olarak da düşünmemizi gerektiren bir nedendir. Hacı Bektaş’ın ait olduğu çevreyi ve tasavvufî ortamı bu sûretle belirlemeye çalıştıktan sonra onun mistik şahsiyetini incelemeye geçebiliriz. Başta Âşıkpaşazâde olmak üzere kaynaklar kendisini “meczup” bir derviş biçiminde tanımlıyorlar. Âşıkpaşazâde Hacı Bektaş’ın ne bir şeyh olacak, ne de bir tarikat kuracak durumda olduğunu, kendini bilmeyecek kadar cezbe sahibi bulunduğunu yazar. Emînuddîn b.Davud Fakih adında bir XV.yüzyıl müellifi, Risâle-i Kudsiyye nâmındaki eserinde Hacı Bektaş’ı “meczûb-ı mutlak (Tanrı aşkı ile aklını yitirmiş kimse)” diye niteler. Yine bir XVI.Yüzyıl yazarı Vâhidî, kitabında benzer ifadeler kullanılır. Bütün bu bilgilerin ortak yanı, tasavvuf terminolojisindeki tam kimliği ile Hacı Bektaş’ın bir meczûb-ı hakîkî, yani kendini bütün varlığıyla ilâhî cezbeye kaptırmış, sürekli bu durumda yaşayan biri olduğudur. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse, bu bilgileri birden bire kabullenmek zordur. Zira Hacı Bektaş’ın Baba İlyas ile ilişkileri ve Sulucakaraöyük’teki faaliyetleri, söylendiği gibi kendinden tamamen habersiz bir meczup kabul edilmesini zorlaştıracak niteliktedir. Bununla beraber, onun dînî ilimlerde derinleşmiş, tasavvufun yüksek bir düşünme düzeyine ulaşmış bilgin, kendinbi Tanrıya adammış bir kimse olduğunu ileri sürmek de, kendinden habersiz bir meczup gözüyle bakmak kadar bizce aşırı bir yaklaşımdır. Bazı araştırmacılar, Hacı Bektaş’ın Sünnî ve tasavvuf inaçlarını benimsemiş, kendini Tanrı’ya adamış bir kimse olduğuna kanıt olarak, ona mal edilen Makalât’ı gösterirler. Bir kere Makalât’ın gerçekten Hacı Bektaş tarafından yazıldığının henüz kanıtlanmamış olması bir yana, bu kanıtlanmamış olsa bile, bir kere bu eserin, tasavvuf edebiyatındaki bir çok benzeri gibi, müridlere basit düzeyde tasavvufu öğretmek için yazılmış bir el kitabı olduğunu anlamak son derece kolaydır. İkinci olarak Makalât’ın, Hacı Bektaş’ın kişiliğine uygun heterodoks düşünceler yansıtmak zorunda olduğu da söylenemez. Çünkü şurası unutulmamalıdır ki, bu tip popüler nitelikte ve aşağı derecedeki müridler için yazılmış eserlerde, Türkiye gibi, Sünnîliğin egemen durumda olduğu bir orta çağ ülkesinde kolay kolay Sünnî İslâm’a karşı şeylere rastlamak olanaklı değildir. Bu itibarla Makalât’a bakarak Hacı Bektaş’ın heterodoks bir Türkmen babası değil, Sünnî bir mutasavvıf olduğunu ileri sürmek kesinlikle iknâ edici değildir. Onun Baba İlyas’ın halifelerinden biri olduğunu hiç bir zaman gözden uzak tutmamak gerekir. Bir başka görüş, Hacı Bektaş’ın Oniki İmam Şîîliği’ne dayalı bir din ve tasavvuf anlayışına bağlı bulunduğunu ileri sürmüştür. Yalnızca Vilâyetnâme’deki Hacı Bektaş’ın Oniki İmam soyundan geldiğine dair pasaja dayanarak onu bir Şîî mutasavvıf kabul etmenin de tarihsel bir dayanağı yoktur. Çünkü bu olayı onaylıyacak hiç bir kanıt gösterilemeyeceği gibi, esasen, daha önce de anlatılmaya çalışıldığı üzere, Hacı Bektaş’ın yaşadığı dönemde Anadolu’da Oniki İmam Şîîliği’ nin varlığını ortaya koyacak herhangi bir tarihî kanıta rastlanmamıştır. Bizce bu türlü yorumlar, Bektaşîlik tarikatının XVI. Yüzyılda fiilen oluşumu sırasındaki Şîî etkilere bakılarak yapılmış olmalıdır. Bizce Hacı Bektaş da tıpkı şeyhi Baba İlyas gibi, daha çok İslâm öncesi eski Türk inançlarıyla yorumlanmış bir İslâm anlayışını müridlerine vermekteydi. Bundan dolayı kendisinin çağdaşı olan Mevlânâ’ nın bu yüzden ona pek de iyi gözle bakmadığını Menâkıbu’l- Ârifîn bize göstermektedir. Bu heterodoks karakterine rağmen Hacı Bektaş, hiç olmazsa XV.yüzyıla ait kaynaklardan itibaren görüldüğü üzere, Sünnî topluluklarda da önde gelen evliyâdan kabul edilmiş ve onların nazarında da büyük bir saygı ve kutsallığa erişmiştir; hâlen de öyledir. Bu yüzden Hacı Bektaş-ı Velî Sünnîler’ce daima Alevilik-Bektaşîlik’ten ve Alevi-Bektaşîler’den ayrı değerlendirilmiştir. Bunun nedeni herhalde, XV.yüzyıla gelinceye kadar Hacı Bektaş’ın bir velî sıfatıyla halk hâfızasına mal olması ve Alevi-Bektaşîliğin Sünnîlik dışı yapısına bakılarak böyle bir tarikatın, Hacı Bektaş ile ilgisinin bulunamayacağı düşüncesi olmalıdır. |
|
| | #3 |
| Doçent ![]()
Mesajlar: 2.272
Teşekkür etti: 2.117
Teşekkür edildi: 1.672
Forum Gücü: 20 Forum Puanı:4494 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | ÖLÜMÜ ÜZERİNE Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihinde olduğu gibi ölüm tarihinde de görüş ayrılıkları vardır. Bektaşi kaynakları onun 1337-38 yılında öldüğünü söylerlerse de bu tarih, tarihî gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Onun ölüm tarihi olarak en çok kabul gören tarih 1270-71 tarihidir. Bu konuda Abdülbâki Gölpınarlı şöyle söylüyor “Ankara Kütüphanesine Hacıbektaş’tan gelen kitaplar arasında no.132 A.I’de kayıtlı, Kaygusuz Abdal’ın hurufa ait bir risalesi ile Abdal Musa’nın “Pend ve Nasihat-nâme” adını taşıyan kısacık bir risalesini ihtiva eden ve ilk risalesinin sonundaki kayda göre 1291 ramazanının on ikisinde (1875) Sivas’ta sureti çıkarılan mecmuanın baş tarafında “Hazine-i celile’den şeref vürud eden tomar-ı kebir’de muharrer olduğu üzere tarih-i vilâdet-i şerifleri H.606 (1209-10) olarak, müddet-i ömr-i şerifleri 63 olmağla H.606 (1270-71) senesi vefat-ı şerifleri muharrer olduğundan iş bu mahalle tahrir olundu” diyor. Babalı ayaklanması denilen 1240 isyanından üç yıl sonra, Moğol ordusu doğudan Anadolu’ya girdi. Erzincan yakınlarındaki Kösedağı bölgesinde yapılan savaşı Selçuklular yitirdiler. Fakat, kısa bir süre sonra yenenlerle yenilenler anlaştılar, Anadolu’yu birlikte yönetmeye, birlikte yağmalamaya başladılar. Anadolu için tam bir kargaşa ve yıkım dönemi başlamıştı. Hünkâr Hacı Bektaş’ın 13. Yüzyıl’da, işte böyle bir kargaşa ortamında yaşadığı kesindir. Bunun için şu kanıtlar verilebilir : 1. Hacı Bektaş Veli, 1273 tarihinde öldüğü kesin olan Mevlana Celalettin Rumi ile çağdaştır. Bu çağdaşlığı, Mevlevi kaynakları ortaya koymaktadır. Bunlardan Ariflerin Menkıbeleri adlı Ahmet Eflaki’nin kitabı, düşmanca bir tavırla bile olsa, Hacı Bektaş Veli hakkında ilginç bilgiler verir. 1319 yılında yazılmaya başlanan bu Mevlevi kitabında, Hacı Bektaş’ın Mevlana ile çağdaş olduğu ortaya çıkar. 2. Hacı Bektaş Veli, 1263-1264 tarihlerinde Anadolu’dan Kırım’a geçen Alevi Türkmenlerin başında bulunan Sarı Saltuk’un da mürşididir. Hacı Bektaş’ın 1282’den sonra ölen Saru Saltuk’tan daha büyük veya onunla yaşdaş olması normal sayılmalıdır. 3. Hacı Bektaş; Taptuk Emre’nin Taptuk Emre de Yunus Emre’nin mürşididir. Yunus Emre’nin 1320 civarında öldüğünü biliyoruz. Yunus Emre’nin manevi gıdasını veren de Hacı Bektaş’tır. Öyleyse, Büyük Pir’in, Yunus Emre’den önce Hakka yürüdüğünü söylemek yanlış olmaz. 4. Hacı Bektaş Vilayetnamesi’nde, Hacı Bektaş’a karşı çıkan ve onun duvarı yürüttüğünü görünce teslim olan Seyyit Mahmud-i Hayrani de 1267-1268 tarihlerinde ölmüştür. Nureddin bin Caca da yine bu yüzyılda yaşamış olup, Vilayetname’de adı geçen önemli kişilerden birisidir. 5. Tapduk Emre’nin mürşidi gibi görünen hakkında net bilgiler bulunan Barak Baba da Anadolu Batınilerindendir. Kendisi 1307-1308 tarihinde Giylan’ da katledilmiştir. 6. 1275 ile 1343 yılları arasında yaşayan Ebülferec Vasıti’nin “Tıryakül Muhibbin” adlı eserinde de adı geçen Hacı Bektaş’ın 1343’ten önce ölmüş ve oldukça şöhret kazanmış olduğu anlaşılıyor. Bu kitapta da Hacı Bektaş’tan seyyit olarak ve saygıyla söz edilir. 7. En önemli kanıtlardan birisi de; Kırşehir’de bir Mevlevi tekkesi kurmuş olan Şeyh Süleyman bin Hüseyin’in vakfiyyesinden geçen “finahiyetil-Hacı Bektaş kuddıse sırruhu...” ibaresidir. 1297 tarihli bu ibarede, Hacı Bektaş’ın bu tarihte artık ölmüş olduğu anlaşılmaktadır. Kuddıse sırruhu ibaresinin, o tarihlerde sağ insanlar için de kullanıldığı görüşü, belli bir kanıta dayanmamaktadır. Gerek Aşıkpaşazade’nin tarihinde, gerekse “Menakıbül Kudsiyye”de; Hacı Bektaş’ın Baba İlyas-ı Horasani’nin yolunda, onun ardası olduğu vurgulanır. 1240 yılında öldürülen Baba İlyas’ın ardası olacak birisinin o dönemlerde en az 30 yaşlarında olması gerekir. Bu da Hacı Bektaş için saptanılan doğum tarihinin 1209 dolayları olduğunu gösterir. 8. Osmanlı devletinin kuruluş aşamasında, Hıristiyan ailelerden alınan çocuklar Hacı Bektaş düşüncesiyle eğitilip Yeniçeri yapılıyordu. Yeniçeri askeri ile Hacı Bektaş Veli arasında bağ kurmak isteyen tarihçiler ve günümüzün yazarları, Büyük Pir’in ölüm tarihini 1337 veya 1338 gibi daha yakın zamana çekiyorlar. 14. Yüzyılın ortasında doğan Yeniçeri ordusunun kurulmasında Hacı Bektaş Veli’nin bizzat görev almış olması mümkün değildir. Ancak, onun yandaşlarından bazı dedelerin bu ordunun eğitiminde etkili oldukları gerçektir. Osmanlı yönetimi, başlangıçta Alevi-Bektaşi kesimle gayet iyi geçinmiş ve devletin geliştirilmesinde onları da kullanmıştır. Daha sonra bu ittifak bozulacak ve Yavuz Sultan Selim döneminde de toplu katliamlar başlayacaktır. |
|
| Mesaja teşekkür eden: | CnRaLpEr (19-08-07) |
| | #5 |
| Cezalı Üye
Mesajlar: 510
Teşekkür etti: 544
Teşekkür edildi: 388
Forum Gücü: 0 Forum Puanı:1641 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Hakkında kopyala-yapıştır yöntemiyle bilgi verilecek kadar değer verilen! ve bu verilen bilgilerin en fazla 3 paragrafını okumaya muktedir insanların yorum yapacağı, çok seveni olan,saygı duyduğum bir zattır.!
|
|
| Mesaja teşekkür eden: | CnRaLpEr (19-08-07) |
| | #6 |
| Rektör ![]()
Mesajlar: 11.304
Teşekkür etti: 15.208
Teşekkür edildi: 14.307
Forum Gücü: 222 Forum Puanı:90458 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Osmanlı zamanında, devlete siyasi - sosyal - dini yönden asker yetiştiren yeniçeri ocağının Piridir. II Mahmut zamanında kapatılan, Abdulhamit ile tekrar hayat bulan ve Cumhuriyetin kurulmasının ardından tekkeler yasası ile kapatılan Bektaşi tarikatının kurucusudur. İnsan için ne güzellik varsa onadır ... |
|
| Mesaja teşekkür eden: | Hasbihal (19-08-07) |
![]() |
| Konu Seçenekleri | |
| |