(1918 - 1992) “Türkiye’nin 55 yıllık girdisinin, çıktısının yeminli, canlı bir şahidiyim. Hem yalnız şahidi mi? Değil!.. Sanığıyım. Makhûmuyum.” Musa Anter Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Zıvgê köyünde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Musa Anter Fırat Öğrenci Yurdu’nu açtı. Yurdun kapısını, Kürt illerinden gelen kimsesiz ve yoksul gençlere açtı. Anter, “yurttaki öğrencilere komünizm aşılamak”la suçlandı. Baskılar artınca yurdu kapamak zorunda kaldı. Baskılar, Şehzadebaşı’nda açtığı Toros Kız Talebe Yurdu’nda da peşini bırakmadı; bu kez de asker kaçağı olmakla suçlandı. Köyüne döndü. Bir süre sonra Diyarbakır’da ‘bölücülük ve Kürtçülük’le suçlanıp tutuklandı. Tekrar İstanbul’a dönen Anter, yeniden Toros Kız Öğrenci Yurdu’nun işletmeciliğini aldı. Suadiye’deki evi, öğrenci, asker ve Kürt illerinden gelenlerle sürekli dolu olurdu. Bu durum devletin resmi belgelerine “Kürt Konsolosluğu” olarak geçti. Musa Anter cezaevinde olmasına rağmen “Kürt Konsolosluğu” devamlı açık tutuldu. Musa Anter yeniden Diyarbakır’a döndü. 1959’da ‘49’lar ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) davalarından yargılandı. 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinden sonra birçok kez gözaltına alındı. 1944 yılında evlenen Anter, katledilinceye kadar ki sürede, ancak 11 yılını eşiyle birlikte geçirebildi. Cezaevlerinden arda kalan yıllarında ise, siyasal çalışmalarından dolayı eşi ve çocuklarından ayrı yaşadı. Gazeteci-yazar Musa Anter, birçok (Dicle Kaynağı, İleri Yurt, Dahg, Welat, Reşan, Tevb) dergi ve gazetede yazılar yazdı. Cezaevinde Kürtçe sözlük hazırladı. Halkın Emek Partisi (HEP) kurucu üyesi olan Anter, merkezi İstanbul’da bulunan Kürt Enstitüsü’nün başkanlığını da yapıyordu. En son olarak çalıştığı Özgür Gündem gazetesindeyken sürekli tehdit telefonları alıyordu. Yaşamı halkının özgürlüğü ve kurtuluşu için mücadele ile dolu olan Musa Anter, 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da kontrgerilla tarafından katledildi.
Bir gün Ulucami´de dilenen küçük bir kız gördüm, içim yandı...Güzel çocuk avucunu amış mütamediyen, “Ji bo Xwedê sedeqekê” diye yalvarıyordu. Birkaç kuruş verdim. Türkçe bilip bilmediğini sordum. Diyarbekir şivesi ile, “ Anliyem ama çeviremiyem” dedi. Ben ayrılırken kendisince arkamdan dua etti, “Xwedê gunehê te auf û bike”. Bu söz beni büsbütün deliye çevirdi.
Kızın bu sözünü, “Niye beni bu durumdan kurtaramıyorsunuz? Onun için günahkarsınız...” anlamında kavrıyordum. Ben de kendimi günahkar kabul ettim. Ertesi gün, "Ji bo Xwedê sedeqekê" başlığıyla bu olayı yazıya dönüştürerek gazetede yayınladım.Yazım, gazetenin Ileri Yurt adınından kinaye olarak , Aman Ne İleri Yurt başlığıyla çıktı. Bomba tesiri yaptı. Savcılık derhal dava açtı, nasıl olur da Kürtçe yazı yazılır diye.
Ama peşini bırakmadım. Yaptığım her hayali röportaja Kürtçe`yi de serpştiriyordum.Tabii hepsi dava konusu oluyordu. Yaptığım hayali röportajlar da politikti ve Kürdistan´in sefil durumunu ifade ediyordu. Bunlardan birinde dilenci bir ihtiyarla konuştum. Niye dilendiğini
sordum, cevabını Kürtçe olarak şöyle yazdim:
“Ma ez ci bikim. Tu dibînî, ji her du cavê xwe ez kor im. Kurekî min hebû, wî jî bi dar kirin. Dîya wî jî pey wî da kerbena mir. Ez li vî rastî bê xwedî û bê Xweda ma me”
Bu yazı dA mahkemelik oldu. Yalnız Kürtçe yazdığım için değil, geçmis siyasi olayları dile getirerek vatandaşlar arasıa nifak ve fesat soktuğum da ilave edildi. Bundan da beraat ettim. Çünkü davama namuslu Kürt avukatlar giriyordu. Diyarbekir´in küçük mahkeme salonlarında dinleyicilere yer kalmıyordu. Bu arada benimle hakimler arasında enteresan Konuşmalar da
geçiyordu. Bir-iki örnek vereyim:
Asliye Ceza Hakimi Ahmet Bey bir celsede bana dedi ki, “ Musa Bey, ne diye
Kürtçe yazıyorsunuz?
Ben de kendisine, “Hakim Bey, Istanbul´da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler gazete cıkarıyorlar. Ayrıca Ingilizce ve Fransızca gazete de çıkıyor. Ben Kürtçe yazıyorum diye ne olacak?” dedim.
Hakim, “Efendim onlar azınlıktır”. dedi.
Ben, “ Hakim Bey, yani bir memlekette azınlık çoğunluktan daha mı avantajlıdır? Eğer bir azınlık kadar hakkım yoksa ben böyle çoğunluğu ne yapayım? Lütfen Karar verin ve beni de azınlık kabul edin”, dedim. Hakim, avukatlar, Hatta savcı güldüler.
Hakim, “Musa, ne diyorsun ?” Bu iş kararımla hallolacak iş midir?” dedi.
Çünkü hakim de Kars´lı bir hemşehrimizdi. Elinden geldiğince beni kolluyordu.
Ikinci bir vaka, Sulh hakimi Ali bey ile geçti. Ali Bey, Elazizli ve vücutça, hatta zekaca anormaldı. Bacakları kısa, belden yukarısi tank gibiydi. Bu yüzden Diyarbekir´de ona “Kıçı yere yakın Ali Bey” deniyordu.
O ara Irak´ta, General Sevaf adlı ırkçı bir Arap General, Abdülkerim Kasim´a karşı Musul´da karşı devrime geçti. Abdülkerim Kasım, ayaklanmayı bastırma işini Berzanî´ye verdi. Berzanî, Peşmergeleriyle Musul´a geldi. Kürt halkının yardımıyla da olayı kısa bir zamanda bastırdı. Harekata iştirak etmiş, General Sevaf dahi, hepsini kuşuna dizdirtti. Kendisine yardim eden
Arap aşiretlerini de tarumar etti. Sağ kalanlar, Suriye, Ürdün ve Hicaz´a kaçtılar. Bu aşiretlerin en büyüğü Samar´di. İstanbul ve Ankara basını Kürtleri Samar aşiretlerine karşı vahşet izlemekle suçluyorlardı. Ben de, Samar Kimdir? Başlıklı aşağı yukarı böyle bir yazı yazdım:
“Birinci Dünya Savaşı´nda, Irak cephesinde yenilen Osmanlı ordusu dağınık halde kaçıyordu. Samar Aşireti savaşcıları; Osmanlı askerlerinin altınlarını kaptırmamak için yuttuklarına ve böylece altınları kurtarmaya çalıştıklarına inanıyorlardı. İşte bu fikirle Samar ailesinin eline geçen genç askerleri öldürüp bağırsaklarında altın arıyorlardı. İşte ah-u vah ile
basınımızın acıddığı Samar aşireti budur”
Komşu bir devletin içişlerine karışıyor bahanesiyle beni mahkemeye verdiler. İşte o anlatılan geri zekalı Hakim Ali Bey, mütemadiyen yerinde tepinerek, niye Berzanî´yi sevdiğimi ve Araplara kızdığımı soruyordu. Bir kaç kere sordu. Ben de dedim ki:
“Hakim Bey, bu ne biçim sualdir? Doğru dürüst sorun ki, ben de size cevap vereyim. Burada sahsi sevgi ve düşmanlık yok ki!...Peki siz neden Barzanî´ye kızıp Arapları seviyorsunuz?
Hakim,”Sen bana sual soramazsın”, dedi.
“Öyleyse yazın söyleyeceğim”, dedim.
“Peki söyle” dedi.
Ben söyleyeceğim, kız yazsın”,dedim. Katip kıza, “ Hakim Ali Bey neden Barzanî´ye kızıyorsa, ben de onun için seviyorum” dedim.
Hakim, “Böyle olmaz”,dedi.
“Olur”, dedim. Nihayet kızdan, zabit kağıdını makinadan çıkarmasını istedi ve kağıdı yırttı.
Artık Diyarbekir´de her günkü yazım bir dava konusu oluyor ve tüm Kürdistan, Istanbul ve Ankara´ya yayılıyordu. Düşündüm ki, nasıl olsa her gün mahkemedeyim. Bari deysin, dedim. Uzun ama siir kiymeti olmayan Kürtce Qimil şiirini yazdım. Türkçe izahını yaptım. En sonunda da şiirin kahramanı olan uzun kıza dedim ki, “Üzülme bacım, seni kımıl (süne) ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.
Şiir Kürtçe şöyle başlıyordu. “Bi cîya ketim Apo lê cîya melûl bûn, Rebeno.” Bu şiir kısa
zamanda, aşağı yukarı tüm Kürt gençlerince ezberlendi...
...Davalara girmek icin ta Kars´tan avukatlar geliyor, mahkeme salonu ve adliye bir miting alanına dönüşüyordu. Diyarbekir´de bize yapılan baskıları, tüm Istanbul ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi´ndeki Kürt ve solcu Türk gençleri protesto ederek miting ve paneller yapıyorlardı. O zaman zaten şaşkın olan DP iktidarı daha da şaşkına dönüyordu. Cumhurbaşkanı Celal Bayar bile tüm kanunları çiğneyerek, Diyarbekir Valisi´ne telefon açıp, “kafamın ezilmesi”ni tavsiye ve emir ediyordu.
Bir yandan Berzanî´nin Irak´ta her gün güçlenmesi, diğer yandan da bizim Türkiye´deki hareketimiz birbirlerine bağlanıyordu. Olaylar meclisi dahi aleyhte konuşmalara sevk ediyordu... yukarıda da anlattığım gibi. Nigde milletvekili- ki orduda albay iken meşhur Alman Generali Rommel deniliyordu kendisine, Asim Eren; güya Kerkük´te Kürtler Türkleri
öldürüyorlarmış bahanesiyle hükümete verdiği bir önergede, “Hükümet mukabel-i bilmisil düşünüyor mu?” diye soruyordu. Yani hükümeti; Irak´ta öldürülen Türklere karşı burada neden Kürtleri öldürmüyorsunuz manasında, kendince uyarıyordu. Buna biz, Ankara ve Istanbul´da okuyan gençler büyük tepki gösterdik ve protestolarda bulunduk.
Musa Anter-Ape Musa
Nedir bu başımdaki felaket
Kırk yıldır sefalette bu Ahmet
Kefenimi alın dikin bir zahmet
Gömün beni, gömün beni bir başıma.
Elimde değil, susamıyorum...
Ahmet Kaya
16 Kasım Ölüm Yıldönümü
Konu ŞiYaR tarafından (18-08-08 Saat 09:27 ) de değiştirilmiştir..