Cevapla
 
Konu Seçenekleri
Eski 26-01-07, 17:14 Çevrimiçi   #21
And

 
And - ait Avatar
Genel Mesajlar: 9.092
Teşekkür etti: 4.869
Teşekkür edildi: 9.298
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:92981
And tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Sıdesutyun Paregamıs! (Elveda Dostum!)

Adam gibi adamdı.
Dağ gibi, ırmak gibi, çocuk gibi bir adamdı.
Özü sözü bir, yurtsever ve yiğit, dünyalar güzeli bir adamdı.
Bir sınır boyundaydık.
İkimiz yürüyorduk.
Omzuma sarılıp bir öykü anlatmıştı bana:
Sivas'tan Fransa'ya göçmüş yaşlı bir Ermeni kadın, "Toprağından yol geçecek. Gel" çağrısı üzerine Sivas'a, terk ettiği topraklara gelmiş yeniden...
80 yaşın yorgunluğuyla döndüğü topraklarda vefat etmiş.
Telefonla kızını aramışlar hemen; cenazeyi alması için...
Kızı "Bekletmeyin, toprağına gömün" demiş ve eklemiş:
"Su, çatlağını buldu."
Gözleri yaşarmıştı bunları anlatırken...
Sonra, "'Türkiye'nin toprağında gözünüz var' diyorlar ya" demişti:
"Evet, gözümüz var bu vatanın toprağında... Ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için..."

***

İşte o gözünü diktiği yere, ölesiye sevdiği, terk etmediği için de kurban edildiği bu toprakların kanlı sinesine yatırıyoruz Hrant'ı...
Elbette bekliyordu o da bunu...
Sağlam bir siyasi geçmişi vardı; bu topraklarda farklı düşünmenin, muhalif olmanın, demokrasiyi, özgürlüğü savunmanın kimlerce, nasıl cezalandırıldığını biliyordu.
"Güvercinlere dokunmazlar" diye yazsa da ülkesini tanıyor, yaklaşan "mukadderat"ı seziyordu.
Tehdit edenler "git" diyordu; dostları gitmesini tavsiye ediyordu.
Gitse, bütün Batı'nın kapıları açılır; krallar gibi yaşatılırdı.
Ama gitmiyordu.
Bu ülkeyi belki hepimizden fazla sevdiğinden gitmiyordu.
Yeni dede olmuştu; kendisinin soluyamadığı demokrasiyi torununa miras bırakabilmek için gitmiyordu.
Gitmiyor ve tehditlerin, birbiri peşi sıra açılan davaların, mahkeme kapısında linç için bekleşen ve bu saldırının provasını yapan çapulcuların arasında, bir ateş çemberinin tam ortasında yapayalnız yaşıyordu.
Kendi cemaati içinde bile yapayalnız...
***
Tetiği çeken alçak biliyor muydu acaba bu ülkenin bölünmemesinin, halkların birbirine düşman kesilmemesinin en büyük garantilerinden birinin Hrant olduğunu...
Asıl onsuz bu mozaiğin çatırdayacağını, bu demokrasinin yaralanacağını... Türklerin aşağılanacağını...
Türkiye'nin onunla birlikte sadece cesur bir yurtseveri değil, kardeşçe bir arada yaşama umutlarını, barışı ve hoşgörü kültürünü de yitirdiğini...
Yoksa asıl amaç bu muydu?

***

Güzel dostum!
Dün, upuzun serildiğin bu sokaklarda ürkek bir güvercin gibi sağını solunu kollayarak yürümeyeceksin artık...
Seninle Erivan'da yaptığımız gibi ayrı dillerde Sarı Gelin'i söyleyip ağlaşamayacağız.
Ama senin yaşadıklarını torununun da yaşamasına, bu ülkenin halklarının birbirine düşürülmesine de izin vermeyeceğiz.
Bak, dün gece "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz" diye yürüdüler gazetenin önünde... Sırf bu manzarayı görebilmek için bir ömür vermiştin; göremeden gittin.
Hayattayken çabaladığını, ölümünle başardın.
Şimdi 301'i de kaldırır bunlar; belki dökülen kanın, Ermenistan'la kapıyı da aralar...
Belki o zaman diner, kardeş bildiklerince başından vurulmuş güvercinin acıları...
"Su, çatlağını buldu" diye yazmak zor senin ardından...
Ama, dilerim gözünü diktiğin ve can pahasına kopmamakta direndiğin o toprak, huzurlu bir yatak olur sana...



Can Dündar
  Alıntı ile Cevapla
Eski 26-01-07, 17:16 Çevrimiçi   #22
And

 
And - ait Avatar
Genel Mesajlar: 9.092
Teşekkür etti: 4.869
Teşekkür edildi: 9.298
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:92981
And tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Türkiye Kürt devletiyle yaşamayı öğrenmeli

Eski MİT Müsteşarı'ndan tarihi yorum:
Türkiye Kürt devletiyle yaşamayı öğrenmeli

Herkes MİT'in açıklamasının şifrelerini çözmeye çalışırken soruyu o makamda daha önce oturan adama, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'a sordum.
NTV'de "Neden" programının konuğuydu:
"Ne demek istedi MİT bu açıklamayla?"
"Herhalde benim burada söylediğim şeyleri..." dedi.
"Söylediği şeyler"i özetleyeyim:

İdam değil linç
Köksal'ın Saddam döneminde (1986-1990) Türkiye'nin Bağdat'taki Büyükelçisi olduğunu hatırlatalım önce...
Kendi görev yaptığı dönemde hayran olduğu ve iyi dostlar edindiği Bağdat'ın kan gölüne dönmesinin, yerle bir olmasının acısını çekiyor.
Saddam'ın infaz görüntülerini izlerken çok üzüntü duymuş.
"İdam" değil "linç" tabirini kullanıyor: "Linç edilerek hayatına son verilmesi kabul edilebilir bir şey değil" diyor.

İç savaş derinleşecek
Irak'ın geleceği konusunda karamsar:
"Saddam'ın infazı, ABD'nin fevkalade büyük bir yanlışı daha... Devlet yapısının çöktüğünün göstergesi... Ve fevkalade vahim başka gelişmelerin de başlangıcı... Bu infaz, cepheleşmeyi ve iç savaşı daha da derinleştirecek. Taraflardan biri yorulana kadar Irak'ın çözülmesi devam edecek. Geriye dönüşü mümkün olmayan bir nokta bu... Kuzeyimizdeki bataklıkta kaos gittikçe daha vahimleşecek."

Petrol lobisi devrede
Peki Amerika niye göz göre göre hatada ısrar ediyor?
Köksal bir soru işareti atıyor ortaya:
"Bağdat'taki ve Washington'daki yönetimlerin bu kadar ağır hatalar yapması, insanın aklına acaba bu ayrışımı daha hızlandırıcı, iç savaşı daha boyutlandırıcı bir plan mı var, sualini getiriyor..."
Nasıl bir plan?
Kuveyt işgaline kadar Amerika'nın Saddam'la fevkalade sıcak ilişkiler içinde olduğunu hatırlatıyor Köksal...
"Birdenbire ne oldu da bu değişti?" diye soruyor.
İki unsur var:
İsrail'in politikası...
Ve savaştan sonra Amerika'da savaş lobisi yerine petrol lobisinin devreye girmesi, politikanın değişmesine neden oldu.
Başlıca amaç, "Batı'nın petrol çıkarlarını uzun vadede güvence altına almak..."

ABD-İran pazarlığı?
Köksal, Irak petrol yasa tasarısıyla Batılı 4 petrol şirketi için getirilen ayrıcalıklara dikkat çekiyor.
İyi de iç savaş varken petrol nasıl güvence altında tutulacak?
Tahminini açıklarken çok ilginç bir ayrıntıya dikkat çekiyor Köksal:
"Irak'ta Şii güçlere silah verenin, onları manipüle edenin, Amerika'ya kan kusturanın İran ve Suriye olduğu söyleniyor. Ama öte yandan aynı güçler, dev Amerikan petrol şirketlerine büyük ayrıcalıklar getiren petrol yasasını çıkaracak mecliste çoğunluğu elde bulunduruyor."
"Yani" diyor Köksal, "Öyle birtakım pazarlıklar yapılıyor olabilir ki, hem bu savaş devam ediyor olur, hem bu anlaşmalar yapılıyor olur."
Tahmini ilginç:
"Böyle global güçler birtakım yeni ittifaklar, ortaklıklar kurmakta daha yetenekli oluyorlar. Bazı sürprizleri de beklemek lazım. Asıl düğüm noktası İran. Ancak İran'la varılacak bir mutabakat, bölgeyi biraz daha sükûnete kavuşturur. ABD çekilecekse ancak böyle farklı bir pazarlıkla çekilir. Yoksa yeni asker yığmanın bir yararı olmayacağı belli..."

Kırmızı çizgi filan yok
Peki Türkiye ne yapacak?
Sönmez Köksal'la söyleşimiz şöyle gelişiyor:
"- 1 Mart tezkeresine kadar Irak'la belli bir güvenlik işbirliğimiz vardı. Sonra bu yok oldu. Daha doğrusu Irak devleti yok oldu. Şimdi farklı bir bakış açısı getirmek lazım. Bugün Kuzey Irak'taki kaosun doğuracağı birtakım oluşumlar var.
- Yani bir devlet var.
- Evet. Talabani ve Barzani belli bir mutabakata varmış, belli bir devlet yapısını oluşturmuş durumdalar. Yani artık kırmızı çizgi filan yok. Ortada bir gerçek var. Bu gerçeğe nasıl yaklaşılacak, şimdi onun hesabının iyi yapılması lazım.
- Yani 'Türkiye bu gerçekle yaşamayı öğrenmeli' diyorsunuz.
- Tabii tabi...

Kilit: İran
Türkiye "Bekle-gör"ün yerine ne koyabilir?
Köksal yine İran'a getiriyor lafı... İran-Irak savaşında Kürtlerin Tahran'a verdiği desteği hatırlatıyor. Suriye ve İran'ın kendi Kürt sorunlarını bastırabilmek için Kuzey Irak'taki Kürt politikasına ağırlık verdiklerini söylüyor.
"Türkiye'nin açılımlarının sonuç vermesi, İran'ın Kuzey Irak'taki politikalarına bağlı. Türkiye bunu göz önünde tutarak politika oluşturmalı. İran, Suriye ve Lübnan her zaman sahnede olacaktır" diyor.
Şimdi lafı, yazının başına bağlayalım:
"MİT o açıklamayla ne demek istedi?"
"Benim söylediğim şeyleri söylemek istiyorlar herhalde... yani gerçekçi olalım. Bölgede her şey değişiyor. Aynı söylemlerle bu işi götürmemiz mümkün değil."


Can Dündar
  Alıntı ile Cevapla
Mesaja teşekkür eden:
ToutatiS (05-02-07)
Eski 03-02-07, 11:24 Çevrimiçi   #23
And

 
And - ait Avatar
Genel Mesajlar: 9.092
Teşekkür etti: 4.869
Teşekkür edildi: 9.298
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:92981
And tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Aynen Böyle Olsun

Bütün kız çocukları okula gitsin…
Kadınlar, bir zamanlar aşık oldukları adamın yumruklarıyla can vermesinler…
Bebekler çöp konteynırlarında değil, güzel beşiklerde uyusun…
Tiner artık sadece boya inceltmekte kullanılsın…
Erkekler tek eşliydi, çok eşliydi tartışmalarını bırakarak, kendilerinin aslında insan olduklarının farkında varsınlar…
Herkesin karnını doyuracak sofrası olsun evlerinde…
Bu topraklarda yaşadıkları için gurur duysun insanlar, duymayanlar ise daha fazla balık yesin…
“Ben” demekten zevk alan kadın ya da erkekler aslında “Ben” in bir halt olmadığını anlasınlar artık…
Tükürüklerini saça saça küfredenler vazgeçsinler artık bu iğrençlikten…
Biraz para kazanınca kendini dünyanın merkezi sanan, her şeyi tek başına yaptığını zanneden ahmaklar olmasın yeryüzünde, hala var oluyorlarsa da onlar da balık yesin bol bol …
Birlikte yaşamayı anlasın insanlar…
Zorbalıktan vazgeçsinler…
Çocuklarını ve eşlerini kendi malı sanan erkekler, akıllarını başlarına alsınlar artık, birkaç santimetrenin kimseye ayrıcalık kazandırmadığı artık herkes tarafından bilinmekte çünkü dünyada…
Gülmeyenler gülsün…
İşsizler iş bulsun…
Evi olmayanlar güzel bir çatının altında olsunlar…
Yüzü gülmeyen, “Of” çekmekten vazgeçmeyen, sevimsiz, huysuz, aksi ve sadece kendiyle kavgalı bu insanlar, yanlarındakilerin hayatlarını zindana çevirmekten vazgeçip düzelsinler… Düzelmiyorlarsa, hastaneye gidip tedavi olsunlar bir an evvel.
Aptallaşanlar akıllansın…
Parasını çar çur edenler, biriktirsin…
Tuvaleti gelenler tuvalete gitsin…
Herkes mutlu olsun…
Sorunlar hemen çözülsün…
İyi bir yıl olsun…
2007 öyle güzel olsun ki kötü anılarımızın hepsini bize unuttursun…
Herkes turp gibi olsun, mutlu olsun, sevgi dolsun.
Pınar Keşkek Korkmaz
  Alıntı ile Cevapla
Mesaja teşekkür eden:
ToutatiS (05-02-07)
Eski 05-02-07, 03:44 Çevrimdışı   #24
Cezalı Üye
Genel Mesajlar: 3.042
Teşekkür etti: 1.033
Teşekkür edildi: 1.371
RepForum Gücü: 0
Forum Puanı:8929
ToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir KonumdaToutatiS buraların en ünlü simalarından, Hem Popüler hem saygın bir Konumda
Severken terk etmek

Can Dündar. http://www.milliyet.com.tr/2007/02/05/yazar/dundar.html


Güler misin, ağlar mısın? Yeni öğrendim ki, savcılık NTV'den 301. maddeyi tartıştığımız bizim Neden programının bandını istetmiş.
Programdaki konuşmalarda 301. maddeden dava açılabilecek suç unsurları olup olmadığını incelemek istemiş.
Programın konuşmacılarından biri Hrant Dink'ti.
Bence soruşturma sürdürülmeli ve bu ülkede ölümün bile kurtuluş olmadığı cemi cümleye iyice belletilmelidir.
***
Hrant, hakkında birbiri peşi sıra açılan davalar üzerine demişti ki:
"Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim."
Geç kaldı.
Dink'in katlini planlayan Yasin Hayal'in "Orhan Pamuk akıllı olsun, akıllı" tehdidinin ardından Pamuk da gitti.
Yaşar Kemal'le bir cenazede buluştuk geçen hafta... Taziyelerden sonra koluma girip "Hadi çıkalım şuradan" dedi, "Bu millet ölü sever oldu. Diriden esirgediği sevgiyi ölüye veriyor."
Gidip bir yerde baş başa yemek yedik.
Edebiyattan çok, ölümden konuştuk. Yazıdan çok silahlanmaktan, son romanından çok yurtdışına gidip gitmeme kararından...
***
Amaç da bu zaten; hayatı değil, ölümü konuşmamızı sağlamak...
Karamsarlık, umutsuzluk, korku yaymak...
Severken terke zorlamak...
Ve ülkeyi, beyni dışarı akmış bir mevtaya dönüştürmek...
Son haftalarda tribünlerden ırkçı sloganlar haykıran o öfkeli kalabalıklara, 1930'lar Almanya'sındaki Yahudi bilim adamlarının anılarını okumak isterdim..
Onlardan Ernst Hirsch ("Anılarım", TÜBİTAK, 1997), Almanya'yı hangi koşullarda terk ettiğini hicranla yazmıştır:
"Ülke içi politik durum her geçen gün daha da kötüleştiği halde yasaların güvencesi altında olduğumuza inanıyorduk. Zarar görebileceğimizi tasavvur edemiyorduk."
Bir yargıç olan Hirsch, gamalı haç pazıbentli genç ayaktakımının tehditlerine muhatap olmuştu. O tehditler, zamanla azınlıklara yönelik silahlı bir saldırganlığa dönüştü. Arkadaşları "Ülkeyi terk et" demeye başlamıştı.
Hirsch anılarında şöyle yazdı:
"Polis, Yahudilere saldırılmasına, onların aşağılanmasına seyirci kaldı. Halk da bütün bu zorbalıkları, bir film izler gibi kılını kıpırdatmadan seyretti. Sonunda yurtdışına çıkmaya karar verdim."
***
Benzer durumlar, değil mi?
Sonra ne olduğunu hatırlıyor musunuz peki?
Göç eden aydınlarla Almanya "beynini kaybetti" ve faşizmin kucağına düştü. Kafası koparılmış bir tavuk gibi kan saçarak etrafa saldıran Nazilerden kurtulmak, hem Almanya'ya hem dünyaya çok pahalıya mal oldu.
Yahudi bilim adamları mı?
Belki tribündeki ırkçılar bilmezler; onların bir kısmı Almanya'dan kaçıp Atatürk'ün Türkiye'sine sığındı.
Hirsch onlardan biriydi. İstanbul ve Ankara hukuk fakültelerinde, "çok iyi koşullarda" 20 yıl çalıştı.
Anılarında şöyle yazdı:
"Kendi vatanında aşağılanıp terke zorlanan ben, dünyanın bir ucundaki Türkiye'de saygıdeğer bir profesör olarak yaşadım."
***
Peki ne oldu bu ülkeye?
Ne oldu da zulümden kaçan aydınlara sığınak olan ülke, bugün kendi aydınlarının sığınak aradığı bir korku diyarı haline geldi.
"Beynini, yüreğini, vicdanını yitiren" ülkelere ne olduğu, tarih kitaplarında yazıyor.
Buna geçit vermemeliyiz.
  Alıntı ile Cevapla
Mesaja teşekkür eden:
And (05-02-07)
Eski 09-02-07, 13:25 Çevrimiçi   #25
And

 
And - ait Avatar
Genel Mesajlar: 9.092
Teşekkür etti: 4.869
Teşekkür edildi: 9.298
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:92981
And tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Chat Hastalığı

Yazar Uzman Dr. Aysel YURTSEVER

Endüstriyel kapitalizm sonrası, bilimsel teknolojik devrimle, kapitalizmin üretim araçlarındaki dev ilerleme, ''bilgi toplumu'' cağında karsımıza tüketim ürünleri konusunda bir bollukla çıkıyor: Özellikle tüketim ürünlerinde bolluğun egemen olduğu kuzey ülkelerinde durum böyle. Kuzey ülkelerinin nüfusunun dünya üzerinde yasayanların üçte birinden az olması dünya genelindeki tabloyu değiştirmiyor. Dünyanın geri kalan kısmında, yoksulluk içinde yasayan insanlığın üçte ikisinde de durum benzerdir. Genel olarak dünya küreselleşmenin kıskacındadır.

Küreselleşme (globalim) her turlu çarpıklığı ve hastalıklarıyla karsımıza çıkıyor. Bir yandan zengin G7'ler, obur yandan gelişmekte olan ülkelerdeki yoksul milyarlarca insan küreselleşmenin tüketim çılgınlığında birleşiyor. Olabildiğince çok tüketen insan modeliyle karsı karşıyayız. Hâlâ 'Homo Fiber' (Üreten İnsan) tipi tamamen yok olmuş değil ama, onun yerini giderek 'Homo Consumens' (tüketen İnsan) almaktadır. Mantığını ve aklini hayatta kalmak için kullanan 'Homo Sapiens' tipi insanin var olup olmadığı ise tartışma oturur! Topal tüketici insan anlayışı, dünya üzerinde yayılırken, hiçbir ideolojik ve politik engel tanımamaktadır.

Tüketmenin kotu tarafı nedir? Üretilenler, tüketilmek için üretilmiyor mu? Hayatta kalabilmek için birçok şeyi tüketmemiz gerekmez mi? Gerçekten de insanlar da her canlı gibi bazı şeyleri tüketmek zorundadır. karsı çıkılan, bu tip tüketime değil, insani ihtiyaçların giderilmesiyle sinirli kalmayan, kültürü tüketim urunu haline getiren küreselleşmenin yeni kültür anlayışıdır.
kültürü tüketim urunu haline getirmenin birçok boyutu var. Sözünü etmek istediğim boyut, insan ilişkileriyle ilgili olanı ve bu ilginin İnternet dünyası ile bağlantısıdır. Bu kültür her günkü yasamdan ayrılmış, gerçek dişi ve doğaüstü bir yedek dünya ve yedek kişilikler yaratmıştır. Bundan dolayı da günlük hayatin getirdiği korkuları, zorlukları biraz olsun dengeler gibi gözükmektedir.
gerçek yasamda şu ya da bu şekilde zorlananlar, kendilerine yeni bir bireysellik icat ediyorlar. Yeni bireysellik karsımıza yedek kişilik olarak çıkıyor. Kapitalist sistem, bireylerin kişiliklerini sadece bozmakla kalmayıp yedek kişilik satışıyla da bundan para kazanabiliyor. Günümüzde E-ticaretin değişik yöntemleri artık buna imkân veriyor.

Genellikle içe kapalı, sıkılgan ve yabancılaşmış yeni insan tipi, içinde hissettiği korkuları tüketim tutkusuyla dengelemeye çalışırken, yasamın kolaylaşması, otomatikleşme, fast foodlasma ile giderek zamanı bollaşıyor. Zamanın bollaşması yeni insan tipine İnternet dünyasında bos zamanlarında sıkılmayı ve mutsuz olmayı düşündürtmeyecek olanaklar sunuyor. Yapılan geyik muhabbetleriyle Homo Consumens giderek aktif bir şekilde pasifleşiyor.
Sözünü ettiğimiz sanal Dünyanın kapısını telekomünikasyon alanındaki dev ilerlemeler açtı. Bu kapı öyle bir kapıdır ki, yakını uzak ederken uzağı da yakın ediyor! Chatler, siteler, portolar, mesajlar, mailler örneklerden bazılarıdır. Hemen bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyorum, İnternetin zaman kazandıran doğru kullanımına karsı değilim. İnternet’te, yedek kişilik yaratılmasına, insanların teslim alınmasına karsıyım.
öyle bir teslimiyet ki insanlar giderek daha da yabancılaşıyorlar. Yabancılaşmanın asil çekirdeğinin kapitalizm öncesi basit meta üretiminde olduğunu biliyoruz. Ancak ilerleyen kapitalizmle ücretli emeğin yaygınlaşması top yekûn yabancılaşmaya neden oluyor.
Yabancılaşmanın en belirgin özelliği, kendi yarattıkları toplumsal ilişkilere egemen olmaktan çıkmaları, bu ilişkiler tarafından yönlendirilmeleridir. İnsanlar sanki özgür özneler değil, nesnel yasallıkların isleme koyucuları gibi oluyor.
Toplumun çeşitli kesimlerine göz atacak olursak; okul, büro, fabrika, hastane, ticarethane vs. gibi, yaşamımızı sürdürmek için bu çeşit işyerlerinden birinde çalışmak zorunda oluyoruz. Çalıştığımız işyerine ayrıca uyum da sağlamalıyız. Uyum sağlamak da yetmiyor, karsımızdakinin isteğini de karşılamamız gerekiyor. Ortada herkesi içine çeken, esir eden bir mekanizma var. Hayatimiz sanki kendi ellerimizde değil.

Topluma biçim veren anonim bir gücün elinde gibiyiz. Sanki bu anonim güç tarafından esir alindik. Teslim edilmişlik duygusu, yabancılaşmış hayatimizin temel anlayışı oluyor. Arkasından korku geliyor.
Her yas grubunda değişik, çoğu yani ortak korku türleri ortaya çıkıyor. 5-20 yas arası okul korkusu, 20-30 yasları arası hayatta kendi ayakları üzerinde durabilme korkusu, 30-40 yasları arasında kadın erkek ilişkilerinde tepe noktasına ulaşma ve başaramama korkusu, 40-50 yasları arasında zamanla yitirilmeye başlanan cinsellik korkuları, 50-60 yasları arası yaslanma korkusunu sayabiliriz. değişik yas gruplarında ortak olan tek şey korkunun kaynağındaki rekabettir.
Rakip, çevremizde yasayan hep insandır: İnsan insanin düşmanı oluyor. Gerçeklikler böyleyken sanallıkta ise korkuları, düşleri, sorunları paylaşacak ''dostlar'' aranıyor. Dünyanın neresinde olursan ol, özel bilgisayarın varsa evde, yoksa işyerinde yada İnternet Cafe’de Yapılan is aynidir.
Sözünü ettiğimiz, çılgınlık haline gelen, insanların içine bir virüs gibi giren chat (cet) hastalığıdır. Chat sorunları, korkuları paylaşma adına, sorunlardan kaçmanın yolu olurken, yeni sorunları da beraberinde getiriyor. Böylesi durumlarda toplumsal bir fenomen olarak karsımıza çıkıyor. Sorunlu evliliklerde esleri olumsuz etkilerken okul cağı çocuklarında da istenmeyen etkilere neden olabiliyor. Bu durumda chat yapanları anlamak da toplumsal bir görev oluyor.
Neden birbirini gerçek yasamda tanımayanlar chat yapıyor sorusuna aşağıdaki biçimlerde yanıt verilebilir diye düşünüyorum.

1) Üstünlük gereksiniminin insan için öznel bir değerinin olduğunu düşünüyorum. İnsanin kendi basına prestiji yoktur. Prestij, diğer insanların bakisi ve düşünceleri sayesinde vardır. İnsan ancak başkalarının gözünde prestij sahibi olur. Başka insanlarla birlikte bulunulan bütün durumlarda kendimizi güçlü hissetmemiz gerekir. günlük yasamda bunun korkusunu, eksikliğini su yada bu şekilde hissederiz.
Günümüzde Başka insanlarla bulunan tüm durumlar içinde bunu kazanmanın en kolay yolu, bilgisayar aracılığıyla ve chat dünyasıyla buluşmak oluyor. başkalarının bakışı, prestijin öznel değeri yüzünden insanları her zaman heyecanlandırdığı gibi chat dünyasında da kolayca bu amaca ulaşılabiliyor.

2) Bir zamanlar, sinemaların yerini TV'nin alması gibi, Günümüzde de TV'nin yerini bilgisayar alıyor. Evinde PC olanlar evde, olmayanlar ise is yerlerindeki bilgisayarlarda günün değişik saatlerinde bilgisayarların basındadır. Kültürün tüketim urunu olmasıyla birlikte chat de dünyasal moda haline geldi.

3) insanların giderek birbirine yabancılaştığı ortamda, aile içinde, arkadaşlarımızla yada akrabalarımızla özgür ve kalıcı sohbetlerimiz artık çok sınırlı oluyor. Oysa internetteki alternatif oldukça geniş. Yakının uzak, uzağın yakın olduğu dünyada, ''sanal dostluklar'' İnternet’te kendine yer açabiliyor. Yedek kişilik, E-ticaretin çeşitli yollarıyla satılır ve satın alınır duruma geliyor.

4) Cinsellik, toplumumuzda hâlâ bir tabu. Chatte genellikle, erkekler kadınlarla, kadınlar erkeklerle sohbet ediyor. Bu da toplumsal olarak bir gereksinimin olduğunu gösteriyor. Çünkü normal yaşamımızda özgürce yabancı bir kadın ve bir erkek sohbet edemiyor. Tabular, yasaklar, yanlış anlaşılmalar vs.

5) Hiç evlenmemiş yada esinden ayrılmış, yalnız yasayan bir kesim, chat kendisine eş, ilişki, partner aramak için de kullanıyor. Chatin bu işe de yaradığı söylenebilirse de ortaya çıkan ilişkilerin ne kadar sağlıklı olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur.

6) Bazen sorunu olmayan insanlar da chat yapıyor. Böylesi kişiler, chat yapanları anlayayım mantığıyla yola çıkarken, bakıyoruz ki bir sure sonra chat virüsü tarafından esir alınmışlar.
Yeni modanın, küreselleşmenin sanal hastalığı chat fenomeninin, ne tur toplumsal-psikolojik hastalıklara, sorunlara yol açacağı ise incelenmesi gereken ayrı bir konudur.

Konu And tarafından (09-02-07 Saat 13:28 ) de değiştirilmiştir..
  Alıntı ile Cevapla
Eski 28-02-07, 09:56 Çevrimdışı   #26
Cezalı Üye
Genel Mesajlar: 3.340
Teşekkür etti: 1.166
Teşekkür edildi: 3.290
RepForum Gücü: 0
Forum Puanı:20217
εgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Ödüller:
Hakkı Devrim - Radikal

28.02.2007

Tayyip Erdoğan hapsedildiği zaman ziyaretine gidip yanağını okşayarak onu teselli edenlerden değilim. Şayet gidebilseydim, yanak okşamak ne haddime, belki bir elimi kolunun üstüne koyup:
– Dilin cirmi küçük, cürmü büyüktür derler Tayyip Bey. Bu ceza hayli ağır kaçtı, ben de onaylamıyorum. Ama şu kadarını söylemeden de edemeyeceğim, derdim herhalde. Siyasette baş meziyet «lafını bilmek»tir.
Uzaktan, Başbakan'ın gerektiği zaman uyarıldığı izlenimini de almıyorum doğrusu. AKP kendini bütünüyle Tayyip Bey'e teslim etmiş görünüyor. Parti için olduğu kadar, kendisinden imkânsıza yaklaşır ölçüde çok şey beklenen lider için de tehlikeli bir durum.
Geçen gün Meclis balkonunda boy gösteren partili gençler tarafından tribün üslubuyla desteklenen Erdoğan'ın, durup tezahüratın sona ermesini beklerken yüzünde beliren mutlu ifade dikkatimi çekti. Her zamankinden farklı bir memnuniyetti bu. Tezahüratı ertesi gün, bir diğer AKP'li kınadı.
Kim miydi? Meclis Başkanı Bülent Arınç. Çok sevdiği ve sık sık tekrarladığı deyişle «Meclis'teki tezahüratı seyrederken tüylerim diken diken oldu» dedi. Alenen eleştiriyor mu, diye durup bekledim. Ama arkası gelmedi.
*
Bizde siyasetçiler ve hepsinden çok da liderler fazla konuşuyor.
Bunu daha önce, rahmetli Ecevit'i eleştirerek de söylediğimi hatırlıyorum. Bülent Bey neredeyse her toplantıya katılıyor ve orada konuşulacaklar konusunda, sümmettedarik hazırlandığı çok belli bir şeyleri de o söylüyordu.
Öyle bir hal ki bizim başbakanlarımızın, her gün bir vesileden faydalanarak kürsüye çıkmadıkları taktirde vazifelerini gereğince yerine getirmedikleri gibi yanlış bir vehme kapıldıkları bile düşünülebilir.
Şimdi Erdoğan sürdürüyor bu gelenekleşmiş yanlışı. Her gün, gazetelere ve televizyon ekranlarına yansıyacak nitelikte bir konuşma yapıyor.
Kazara vesile zuhur etmediyse, sorulan suallere manşetlerde yer alacak cevaplar vererek, bu açığı kapatmaya adeta özen gösteriyor. Geçenlerde bir gün:
«Bir, MGK toplantısında sızdırma hareketini yapan bir defa ihanet içerisindedir. İki, yayınlayanlar da buna ortaktır. Bunu bu kadar açık ve ağır konuşuyorum. Bunu bu ülkeye ihanet olarak kabul ediyorum», dedi.
Kimdir bu hainler?
Fikret Bila ile Milliyet gazetesi. Yani Başbakan'ın öfkeli ve ölçüsüz bir beyanıyla saygınlıklarından mahrum edemeyeceği, Türk basınının iki değerli kurumu.
Bu sözler, kime ve neye yaramıştır sualine cevap verecek biri çıkar mı, bilmiyorum. Ama kime zarar verdiği ve vermekte devam edeceği hiç terddütsüz bellidir.

Adlar

Burak soruyor, «Bennu adının anlamı nedir?» diye.
– Bennu'yu bilmiyorum, sözlüklerde de rastlamadım. Bennâ, «mimar, kalfa» demek Arapça'da. Benne, Arapça «güzel koku». Farsça Benû, (küme). Bengi, Bengü veya Bangu, «sonsuz». Bensu, «aysu, birsu» gibi bir ad teklifi. Arapça Benun var, ama ad olamaz, «oğullar» demek.

Cihannüma»sız Radikal'ler

Fethiye'den bir Cihannüma okuru telefon etti. Adı Cihangir Ergene.
– Radikal'de üst üste üç gün yazınızı göremeyince, doğrusu çok merak ettim, dedi. Hakkı Bey hastalandı mı, ne oldu, diye telaşlandım. Pazar yazınızı yerinde görünce ferahladım. Kuzum ne oldu size?
Anlattım kendisine.
Son zamanlarda birçok gün, yazımı Radikal'e ulaştırmakta gecikiyorum. Daha önce yazılarımı Lerna diziyordu. İdâri değişiklikler sonucu o bizi bırakınca, Melek'in dizgi işini de öğrenmesi ve üstlenmesi gerekti. Ben de yeni bir tempoya giremedim. Bizi defaatle uyaran teknik servislerin, Cihannüma'yı daha fazla bekleyemeden «Basıla!» talimatı vermesi doğru ve haklı bir uygulamadır.
Onlardan özür dilememiz durumu düzeltmiyor elbette. Cihannüma'yı arayıp da yerinde bulamayan okurlarımdan da özür dilerim. Gecikmemenin bir yolunu bulacağım.



Dil Yâresi

Türkçe dostlarından (Mehmet Pazaroğlu)


Makina'da (Kanal D, 24 şubat) «tıg tımar şahmerdan» diye bir deyim kullandınız. «Çaresiz» anlamına geldiğini tahmin ettiğim ve zaman zaman kullandığım bu deyimin doğru imlasını ve anlamını yazarsanız, çok memnun olurum.
– Farsça tig veya tığ «kılıç» demek; teber «küçük balta»; merdan «yiğitler, mert insanlar» şah-ı merdan, «yiğitlerin şahı».
Halk dilinde tigteber «parasız pulsuz» anlamına gelir; tigteber şah-ı merdan da «her şeyini kaybetmiş, elinde avucunda bir şey kalmamış» anlamında bir deyimdir.
Kaynaklarda değişik imlası var: Tigi teber, şahı merdan (Meydan Larousse); Tîgi teber, şahı merdan (Deyimler Sözlüğü); Tiğteber şâh-ı merdan (Ayverdi Sözlüğü).
(İhsan Ak)

«Güvence parası» (veya «pey akçesi») anlamındaki «kapora» kelimesinin doğru yazılışını ben «kaparo» diye biliyorum. Baktığım sözlükler de böyle yazıyor. Ama TDK'nın internet sayfasında «kapora» yazılı. Kime güveneyim?
– TDK'nın son baskısında da «kapora» şekli tercih edilmiş. Kelime İtalyanca caparra'dan alınmadır. Yani siz haklısınız. Doğrusu kaparo'dur, diyebiliriz

Hakkı Devrim Arşivi
  Alıntı ile Cevapla
Mesaja teşekkür eden:
bocuk (28-02-07)
Eski 03-03-07, 10:14 Çevrimdışı   #27
Cezalı Üye
Genel Mesajlar: 3.340
Teşekkür etti: 1.166
Teşekkür edildi: 3.290
RepForum Gücü: 0
Forum Puanı:20217
εgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Ödüller:
Hakkı DEVRİM 03.03.07

Kenan Evren'in son marifetini okuyunca, işitince, hepimiz biraz şaşırdık. CNN Türk'ten bugün öğrendiğime göre, Muğla'da (yani ikametgâhının bulunduğu yerde) savcılık, Yedinci Cumhurbaşkanı hakkında soruşturma başlatılmasını istemiş. Türkiye'nin 8 eyalete bölünmesine dair tavsiyesiyle ilgili olarak.
Muğla Barosu'na bağlı avukatlar da, Yedinci'yi kınamaya hazırlanıyorlarmış. Oysa o Marmaris'teki evini satmıştı, son haberlere göre. Kaça sattığı bile yazılıydı. İzmir'de, bir rivayete göre satın almaya hazırlandığı, eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İsmail Hakkı Karadayı'nın da oturduğu apartmanın bir dairesine yerleşecekmiş, diyorlardı.
Ben, Karadayı Paşa'yla Gazeteciler Cemiyeti'ndeki bir toplantıda tanıştım. Uzaktan edindiğim izlenim, kendisini tanıyınca daha da pekişti. Bana çok tanıdık gelen, kafa dengi olduğumuz besbelli, çok durmuş oturmuş bir insandı Paşa.
Arada söyleyeyim ki, siyaset hayatında davranış tarzından, düşüncelerinden, özellikle de konuşmalarından, kafa göz yararak söylediklerinden -Yedinci'den söz ediyorum- ben hiç hazzetmedim. Ama insan olarak Kenan Paşa, bence sevimsiz biri değildir.
Karadayı ailesi ve Evren yakın komşu olurlarsa, Kenan Paşa'ya söylemek istediklerimi İsmail Hakkı Paşa'ya yazarım, diye düşündüm.
Bugün böyle bir imkân olsaydı ne yazardım, diye de sordum kendime.
Şunu sorardım herhalde:
– Kenan Paşa Hazretleri. Sabah'tan Elif Koralp'e söylediklerinizi, ertesi gün Milliyet yazarı Fikret Bila'nın suallerini cevaplarken bir dereceye kadar düzeltmeye çalıştınız. Bu istikamette konuşmaya artık, devam etmeyin lütfen.
Ülke gündemini çorbaya çevirdiğinizin bilmem farkında mısınız? Hiç şüphesiz siz de okumuşsunuzdur. Haleflerinizin sonuncusu Yaşar Paşa, devlet adabına pek uymayan bir söz etti Başbakan'a. Irak'taki Kürt liderlerle istiyorsanız siz konuşun, ama ben konuşmam. Gerekçesini de söyledi. Erdoğan, hitabın ağırlığını hissetmezden gelerek, o dediği Paşa'nın şahsî görüşüdür, Kurumsal kararı vermek Hükûmet'in işidir, dedi. Genelkurmay'ın cevabını biliyorsunuz: «Başkanın ifade ettiği Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal görüşüdür».
Ben, yürütmenin başındaki kişiye bu muameleyi reva gören, ortalıkta, yani milletin ve dünyanın gözü önünde, ben (veya biz) senden (veya sizden) emir ve talimat almayız diyen bir başka komutan hatırlamıyorum.
Muhterem Kenan ve Hakkı Paşalar! Siz efendim, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin, millet ve insanlık âlemi huzurunda daha önce bu duruma düşürüldüğüne dair bir örnek hatırlıyor musunuz?
Kenan Paşa yersiz ve anlamsız sözleriyle, dikkatleri bir başka yöne çekerek, aslında hiç farkında olmadan memlekete bir hizmette bulunmuş oldu.
Sonra, bana, lütfeder zaman ayırırsanız uzun uzun da konuşuruz. Ama şimdi, kendisiyle bir an önce temasa geçerek, halefiniz Kumandan Paşa'nın dikkatini, lisan-ı münasiple durumun vahametine çekmeyi acaba doğru ve faydalı bulur musunuz diye, ikinizi bir arada bulmuş (veya öyle tasavvur etmişken) danışmak istedim.
Saygılarımla efendim!


Ahmet Türk'e baktım da...
Ankara Kulisi'nde Fikret Bila ile Murat Yetkin, misafirleri, Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanlığı'na yeniden seçilmiş olan Ahmet Türk ile konuşuyorlar (CNN Türk).
Bakıyorum da, rahatça gelişen ve akıp giden bir sohbet değil bu yaptıkları. Suallerde de, cevaplarda da tutukluklar oluyor.
Gazeteciler hoyrat suallerden uzak durmaya çalışıyor. Bizim Kürtlerin siyasî lideri durumundaki Ahmet Türk'ün sırtında yumurta küfesi bulunduğu da hep hissediliyor. Aklının suallerden çok, cevaplarını işitecek partililerden gelebilecek tepkilerde olduğu besbelli.
Fikret ve Murat zarif gazetecilerdir, misafiri zorlamıyorlar. O da, hep görürüm, pek aklı başında bir siyasetçi.
Anlaşılan o ki, gündeme getirmeye çalıştıkları, kolay tartışılan bir konu değil. Zor olacak.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Emrah Aydoğdu)


Reha Muhtar «Magazin basını, Alp Nuhoğlu'nu (Buzda Dans'ın yarışmacılarından Zeynep Tokuş'un eşi) kaşıyacak malı bulmuş mağrip olarak saldırmaktaydı» diyor (Vatan, 1 mrt).
«Mal bulmuş mağribî» deyimine mi gönderme yapıyor? Mağrip veya mağrib «Batı» demek değil midir? Ne diyor?
– Deyim doğru. Evet, mağrip (batı), maşrık (doğu) demek. Kuzum, doğrudan Reha Muhtar'a sorsanız, cevap vermez mi size!

TELAYNAK


Dün sabah erken saatte televizyona bakacağım tuttu. Star'da Mesut Yar'la Uyan Türkiye programına rastladım; 07.30'da başlıyor.
Mesut Yar bir defa sevimli adam. sabahın köründe mahmurluk filan ne gezer! Güler yüzlü, yerinde duramıyor, şen şakrak; bir kol çengi tertibinden...
Haberler de hiç sıkıcı değil. Sabah güne gülümseyerek başlayın, der gibi. El arabasında mayolu bir hanımı taşıyarak 100 metreyi 13 saniyede alan atlet gibi şeyler.
Hepsi güzel de, iç spikerin sakin sesinden sonra, Mesut Yar adeta bağırarak insanı yerinden sıçratıyor.Adı «Uyan Türkiye!» ya...

Hakkı DEVRİM arşivi
  Alıntı ile Cevapla
Eski 04-03-07, 10:11 Çevrimdışı   #28
Cezalı Üye
Genel Mesajlar: 3.340
Teşekkür etti: 1.166
Teşekkür edildi: 3.290
RepForum Gücü: 0
Forum Puanı:20217
εgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Ödüller:
Hakkı DEVRİM 04.03.07

Zihnimdeki sualin cevabını verdim de, pek emin değildim. Bir de Gülseren Hanım'a sorayım dedim:
– Biz üniversite öğrencisiyken İstanbul'da kaç üniversite vardı?
– İstanbul Üniversitesi, bir; Teknik Üniversite, iki... Başka?
– Güzel Sanatlar Akedemisi var. Yüksek Denizcilik Okulu, var.
– Yüksek Ticaret ve Yüksek Öğretmen okulları... Başka, başka?..
Altıda kaldık sizin anlayacağınız.
– Gel bugüne! Altmış yıl sonraya yani... (Biz 1947'de bitirmiştik liseyi.)
Başladık saymaya: Boğaziçi, Koç, Galatasaray, Yıldız Teknik, Işık, İstanbul, Bilgi, Kadir Has, Marmara. Bunlar benim bir vesileyle gidip gördüklerim.
Göremediklerim var: Mimar Sinan, Bahçeşehir, Haliç, Fatih, Beykent, Yeditepe, Maltepe, Okan...
6 üniversiteden 23'e kadar geldik. Eminim daha hatırlayamadıklarımız da var.
Liseler de öyle. Sayısı iki elin parmaklarını geçmezdi. Bugün İstanbul'da kaç lise bulunduğunu saymaya bile cesaret edemem. Oysa eskiden, mesela benim Boğaziçi, Taksim, Haydarpaşa, Pertevniyal, Vefa, İstanbul liselerinden de arkadaşlarım vardı; spor temaslarında, Ankara yolculuklarında, izci kamplarında, yürüyüşlerde, resmî bayram törenlerinde başlamış arkadaşlıklar.
Saydıklarım hep erkek liseleri, bilmem fark ettiniz mi? Kızlar ayrı, oğlanlar ayrı okullarda. Bu da işin hazin tarafı.
*
Lise ve üniversite saymak nereden çıktı, derseniz, söyleyeyim.
Çarşamba günü ilk defa, Kadir Has Üniversitesi'ne gittim. İlk defa, kıyısındaki bir binanın ikinci katından Haliç'i seyrettim. Bildiğimiz Haliç'ten daha bir güzel geldi bana.
Eski Reji binası bu. Reji, yani Fransızlardan devraldığımız bir işletme olarak, bugünkü Tekel'in ağababası. Üsküdar'daki, Beşiktaş ve Ortaköy'deki Reji binalarını da hatırlıyorum. Sarı boyalı, üç dört katlı, kunt binalardı. Çevre semtlerden bej önlüklü işçi kızlar, kadınlar giderdi, Reji binalarında çalışmaya. Rejilerin yanından geçerken tütün kokusu gelirdi burnunuza.
Kadir Has Üniversitesi'ne dönüşen 10 000 m2'lik bir zemin üzerindeki binalar, bütünüyle elden geçirilmiş. Yüksek tavanlı geniş salonlar, zevkle seçilmiş mobilyalar, insanı etkileyen bir düzen, sükûnet, huzur; insanın yeniden öğrenci olup derslere devam edesi geliyor.
Çok beğendim, çok sevdim.
İyi de, niye oradaydım? Onu da söyleyeyim.
Kadir Has Üniversitesi'nde düzenlenen panelin teması «Yaşlanma ve Toplumsal Katılım» idi. Oturumu Rektör Yardımcısı ve İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Deniz Bayraktar Sevgen yönetti. Konuşmacılar, ünlü roman ve oyun yazarı dostum Adalet Ağaoğlu ile bendeniz. Panel ile, daha doğrusu bu konferans ve kültür etkinlikleri ile kutlanan, Kadir Has Üniversitesi'nin kuruluşunun 10. yıldönümüydü.
Toplaştığımız salondaki koltuklar, Yedek Subay Okulu'ndaki gibi, tıklım tıklım dolu değildi. Orada boş yer kalırsa, alelacele çağrılan askerlerle salon hıncahınç doldurulur.
Gençler çoğunluktaydı salonda, ama öğretmenler ve onların arasında orta yaşlı olanlar da vardı. Adalet Hanım ile ben, toplantının sebebini ve konusunu oluşturan iki yaşlı insan olalrak oradaydık.
*
Biraz takıldık evsahiplerine. «Yaşlıya Saygı Haftası» da olsa (Her yıl mart ayında kutlanırmış), misafirlerinize onları yaşlı insanlar olarak çağırdığınızı söylemeyin. Çağırın, yaşlılardan öğrenmek istediğiniz her şeyi sorun onlara, ama «Sizi buraya ihtiyar olduğunuz için çağırdık» demeyin!
Güldüler. Adalet Hanım da ben de, yaşıyla barışık insanlarız. Buluşmanın bir güzel yanı da, onunla aynı yılın çocukları olmamız.
Aslında yaşlıların Türkiye'de de fark edilir, üzerinde durulur insanlar olarak, toplumca benimsenmeye başlaması güzel. Nitekim biz iki ihtiyar (Yanlış! Yaşlı demek lazım.) biraz da nazlandık salondaki gençlere.
Kadir Has'ın rektörü Prof. Yücel Yılmaz da, özellikle iç açıcı bir insan. Afrası tafrası, protokol merakı, medrese mollalığı, Darülfünun tatsızlığı yok. Onun ve bütün hocaların, insan ilişkilerindeki nezaket dozu, sevgi kıvamı ve sıcaklığı hemen hissediliyor. Üniversiteye de sinmiş. Dekan Deniz Hanım insanda, derslerine girme arzusu uyandıran bir güzel hoca.
Sahiden, bu üniversiteyi, hali, havası ve mensuplarıyla çok sevdim.
*
Salon, sual sormaktan çok, sahnedeki iki ihtiyarı dinlemekten yanaydı.
Benim onlara diyecek neyim var, diye sordum kendime. İçimden gelenleri söyledim. Beni anlayarak dinlediklerini hissetmek güzeldi, mutluluk verici bir haldi.
Konu yaşlılıksa, hep aklımda olan iki kavram çıkıyor su yüzüne: aile ve emeklilik.
Büyük veya kalabalık aileyi seviyorum ben. Bunu artık bildiğinizin, belki bu bahisten biraz da sıkıldığınızın farkındayım. Ne yapayım, çekirdek aileden hoşlanmıyorum. Birbirinizin sırtına çıkmayın, hay hay, ama birbirinizden çok uzağa da gitmeyin. Koca İstanbul'da biz mesela, dört aile, birinden öbürüne yürüyerek gidilebilir uzaklıktayız. Böylesine bir düzen, eskiden beri bildiğimiz mahalle değilse de, kasaba gibi bir şey oluyor. Dünyanın daha bir yerlisi hissedersiniz kendinizi.
İkinci konum emeklilik. Yaşlanmadan çok önce, daha işin başında düşünülmesi gereken bir ihtiyaç. Dediğim özetle şu: Türkiye'de emeklilik maaşı dedikleri, bir çeşit bahşiştir. İki kazanıp birini biriktirerek, çalışamayacağınız günleri güvence altına almak zorunda olduğunuzu unutmayın. Eğlenceli bir bahis değil, ama böyle.
Zaman zaman torunlarım yaşında yüzlerce gençle aynı çatının altında, bir arada olmak... Olamadığım zaman, bu günleri çok arayacağımı biliyorum.

Konu εgε tarafından (04-03-07 Saat 10:20 ) de değiştirilmiştir..
  Alıntı ile Cevapla
Eski 08-03-07, 10:17 Çevrimdışı   #29
Cezalı Üye
Genel Mesajlar: 3.340
Teşekkür etti: 1.166
Teşekkür edildi: 3.290
RepForum Gücü: 0
Forum Puanı:20217
εgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazεgε tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Ödüller:
Hakkı DEVRİM - 08.03.2007 (Radikal)

Türkiye'nin on birinci cumhurbaşkanı kim olacak suali, sorulmasın isteniyor. Ben mesela ABD'de, başkanlık için hangi adayların çekişeceğini, aylar var ki biliyorum. Fransa'da cumhurbaşkanı adaylarının, Türkiye'nin AB'ye katılıp katılmaması konusunda ne düşündüklerinden bile haberdarım. Bırakın devlet başkanlarını, İngiltere'de Tony Blair'in başbakanlıktan çekilmesi ihtimali ve parti başkanı ve başbakan olarak yerine kimin geleceği konularında, kesine yakın fikir sahibiyim.
Gelin görün ki, 70 gün sonra kendi memleketimde yeni bir cumhurbaşkanı seçilecek, ama adaylığı kesinleşmiş bir Allahın kulu yok ortalarda...
Dönüp de, bu Meclis kimi seçer diye o yana bakan bile yok. Peki, AKP çoğunluğu cumhurbaşkanı seçmek için gerekli sayıda mıdır, sualine verilen karmaşık cevaplar, ki bunlar üzerinde doğru dürüst duran da olmuyor.
Türkiye açısından çok önemli ve anlamlı olan bu konuda, ne düşündüğü sahiden merak edilen yalnız bir kişi var desem, durumun tuhaflığını yeterince ifade etmiş olur muyum?
– Siz ne düşünüyorsunuz? sualine Başbakan Tayyip Erdoğan, «Nisanda konuşuruz» cevabını vermekle yetiniyor.
Ee peki ben, muhtemel adaylar hakkında ne düşündüğümü söyleyemeyecek miyim? Başta partiler, meslek kuruluşları, basın mensupları, iş çevreleri seçime katılacak adayları ne gözle görüyor, bunu öğrenemeyecek miyim?
Ne mene bir demokrasidir bu bizimki, bir anlatacak yok mu Allah rızası için?
Bu hal, AKP Genel Başkanı ve Başbakan olan zat, kendisi arzu ederse Çankaya'ya çıkar; istemezse, oraya kimin gönderilmesi gerektiğini hepimizden daha iyi bilecek olan da elbette odur, demek midir?
Durumu, bundan farklı görmenin ve göstermenin imkânı yok, gibi geliyor bana.
– Ahmet Sezer'in Çankaya'daki görev süresi sona eriyor. Yerine kim gelecek, diye bir soran olsa ne cevap verebiliriz?
– Dur bakalım, daha belli değil. Hele Tayyip Bey karara varsın, herhalde bize söyleyecektir. Bu suale doğru cevap ancak o zaman verilebilir, diyeceğiz zahir.
Şimdilik sadece, Tayyip Erdoğan Çankaya'ya çıkarsa ne (veya neler) olur, sualine cevap aranıyor. Kusura bakılmasın, bundan ötesini konuşmak mümkün de değil zaten...
Bizim ki ne mene bir demokrasi, derken haksız mıyım?

Dil Yâresi

Ayşegül Aldinç'in yazdığını okudum (Posta, 6 mart). Ben bir yerde, «Güler yüzlü, yerinde duramayan, bir kol çengi tertibinden...» demişim, onu soruyor:
– Peki, dört kol çengi tabiri hangi durumlarda kullanılır?
– Sevgili kızıma buradan cevap vereyim.
Sözlüklere baktım. Öyle anlaşılıyor ki aynı deyim iki şekilde de söyleniyor. Meydan Larousse deyimi BİR maddesinden DÖRT'e, oradan da ÇENGİ'ye gönderirken; Ayverdi Sözlüğü, aynı deyimi hem BİR, hem de DÖRT maddelerinde vermiş.
Anlamında tereddüt yok: «Etrafına neşe saçan, çok oynak, çok hareketli ve cilveli kimseler için kullanılır.»

Apartmanda oturma dersleri

Gazetelere bakıyorum. Üzerinden olumsuzluk akan dört kelime, diğerlerini ite kaka öne çıkıyor: susuzluk, işsizlik, yolsuzluk ve görgüsüzlük.
İklimbilimci Prof. Orhan Şen, 2007 yılında bizi nelerin beklediğini, lafını sakınmadan söylüyor: l İstanbul'da yağış mevsimi aralık ve ocaktır, 62 günün 38'inde yağmur yağmalıydı, hiç yağmadı. l 2006'da yaşanan El Nino bu yıl Türkiye'yi de yoklayacak. l İstanbul'un 27-280 olan temmuz-ağustos ortalaması, bu yıl 350 yi bulacak (Sabah, 7 mart).
Güngör Uras, 2006 yılında İstanbul'un «çalışma çağındakiler nüfusu» 8 636 000 kişiydi, diyor; yani 15 yaşın üzerindekiler. Adana ve Mersin bölgesinde işsizlik sorunu Doğu Anadolu'dan daha ciddî. Sebep, büyük şehirlere hücum (Milliyet, 7 mart).
Beykoz'da Belediye Encümeni, Acaristanbul'un ruhsatının iptaline dair Danıştay'ın da onayladığı kararı, nedense gündemine almadı. Daha önce dört kere görüşmüşler aslında. Ama hayır, yıkım kararını bir türlü alamıyorlar.
Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, Belediye Başkanı Muharrem Ergül'ün Encümen üyelerine söz geçirememesinden şikâyetçiymiş (Milliyet).
Dinle Bey'den kim hikâyet etme de, yolsuzluklardan...
Görgüsüzlük, gecekondu ahalisinin apartman sakini konumuna geçmesiyle ilgili. «Kentsel dönüşüm» çerçevesinde on binden çok gecekondu sakini sosyol konutlara taşınıyor. Halkalı'da yapılan apartmanlara. Nakliye masraflarını, AB Sosyal Projeler Fonu'ndan aldığı destekle, Küçükçekmece Belediyesi karşılıyor. Sivil toplum kuruluşları de Belediye'ye yardımcı.
Ne yapacaklarını doğrusu merak ettim. Belediye Başkanı Aziz Yeniay, «Kentte yaşamanın kurallarını anlatacağız, diyor. Aksi taktirde bunalıma girer ve buraları terk ederler.»

Kurslarda iletişim uzmanları, psikologlar, sosyologlar görevlendirilmiş.
Akıl vermek gibi olmasından korkmasam, bu konuda televizyon programlarını da dikkate alın, diyeceğim.
Örnek isterlerse, mesela Avrupa Yakası dizisi, daha çok bir apartman içinde geçiyor. Gazanfer Özcan ile Hümeyra çiftinin hayatı, değil apartman, bence bir konakta geçebilecek günlük hayat sahnelerinden yana hayli zengin örneklerle dolu.
Kör kör parmağım gözüne, yeni apartman sakinlerine, kendilerini ona benzetsinler diye, çizgili pijamasıyla ortalık gezen Gaffur'u göstermesinler sakın!
  Alıntı ile Cevapla
Eski 16-04-07, 21:00 Çevrimdışı   #30
Dekan
 
romantik_dj - ait Avatar
Genel Mesajlar: 5.207
Teşekkür etti: 1.207
Teşekkür edildi: 1.865
RepForum Gücü: 34
Forum Puanı:5938
romantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyorromantik_dj Çevresi geniş ve bir mesajla iş halledebiliyor
Başörtülü Kızlar Niçin Coplandı ? Ve....!!
16/04/2007


Niçin Kur’ân kursu yıktırıldı, başörtülü kızlar niçin coplandı?


Bütün bu olaylar körün taşına benzemiyor.Bilinçli olarak yapılıyor.

Bilindiği gibi, yıktırılan Kur’ân kursu Tayyip Beyin mahallesinde yani Kasımpaşa’da idi. Bu sebepten bu işten başbakanın haberi yoktu denemez.

Coplanan başörtülü kızlara gelince, bu konuda yürüyüş yapanlar, önceden kanuni izin alarak bu eyleme, yasal olarak girişen kimseler.

Deyiceksiniz ki, Cumhurbaşkanlığı köşküne çıkmaya hazırlanan bir kimse hangi akla hizmet ederek böylesine ters işler yapsın? Olacak şey değil...

Ama kazın ayağı öyle değil. Bütün bu ters işler AKP ileri gelenlerinin kedilerini, lâikçilerden daha lâikçi göstermek maksadıyla sergiledikleri icraat cümlesindendir.

Zira CHP tandanslı lâikçilerin Başbakanın Cumhurbaşkanı olmasını engellemek için başlattıkları kampanya, siyasi tansiyonu o derece yükseltti ki ve üstelik 14 Nisan günü yapılan büyük kalabalıkların iştirak ettiği miting, bu tansiyonun üzerine öylesine tuğ dikti ki, bazı AKPyöneticileri kurtuluşu tıpkı CHP’nin, tek parti döneminde yaptıkları gibi hareket etmekte buldular.

Rahmetli Mehmed Özgüneş anlatmıştı. 27 Mayıs ihtilâli yapıldıktan sonra, o zamanki adıyla “Millî Birlik Komitesi” kurdukları yeni hükümetin üyelerini teker teker mülakata davet etmişler. Çünkü atadıkları bakanları pek o kadar tanımıyorlarmış.Bu mülâkat esnasında bir komite üyesi, çiçeği burnunda bir yeni bakana, âmirâne bir üslupla, bir sual sormuş:

-Söyle bakalım, sen sosyalist misin- liberalist misin? demiş. Bakanın cevabı ellerini oğuşturarak şöyle olmuş:

-Efendim bem liberalistim ama, emrederseniz, sosyalistte olurum...

Bilindiği gibi ülke, kritik bir dönemeçten geçiyor. AKP canibinden buna benzer tutarsızlıklar, hem nalına, hem mıhına vurma olaylarının, şaşkınlıkların sergilenmesi gibi gariplikler de zuhur edebilir.

Umarız bu geçiş dönemi, kazasız belâsız atlatılır da, şartlar yavaş yavaş normale avdet eder. Halbuki gelişmiş ve istikrara kavuşmuş demokratik ülkelerin çoğunda yapılan Cumhurbaşkanı veya Başkan seçimlerinde böylesine traji komik olaylar yaşanmaz. Birilerinin aklı geçici olarak da olsa gidip gidip geri gelmez.

En azından sağ gösterip sol vurulmaz. Piyale Paşa Kur’ân Kursu gibi tarihî ve kültürel değeri olan bir bina, bir anlık bir endişe neticesinde yerle bir edilmez. Hem de Başbakanın eski mahallesinde...

Gözüken odur ki, Millî Görüş gömleğini çıkartarak başka politikaları denemeye kalkışanlar, kısa zamanda hezimete uğramışlardır. Dış politikayı ABD ve AB’ye, ekonomiyi IMF’ye havale edenlerin halini, Yaşar Büyükanıt Paşa, kısa ve veciz olarak özetlemiş. Hem ABD’ye ve hem AB’ye endekslenen politikaların iflas ettiğini ve milletimize ve devletimize yarardan ziyade zarar getirdiğini ortaya koymuştur.

Tayyip Beyin, misyonerlerin yıkıcı faaliyetlerine karşı suspus oluşuna, yurdumuzda evlerin bodrum katlarına kiliseler açılmasına gözyumuşuna, üstelik hem kilise, hem havra, ve hem cami içeren “din bahçeleri” açılmasına ve Akdamar Kilisesi gibi binaları tamir ettirip, bizim tarihî eserlerimizin onarımına önem vermeyişine ilaveten şimdi de, Kur’ân kursunu yıkmak gibi, başörtülü kızlarımızı coplattırmak, biber gazı sıkmak gibi insan hakları ihlâlleri eklenmiş bulunmaktadır.

Bütün bu yanlışlıkların düzeltilmesi için ilk seçimlerde, Millî Görüş’ün tek başına iktidara getirilmesi, halkımızın huzur, selâmet ve SAADET’E kavuşturulması artık kaçınılmaz olmuştur.

SÜLEYMAN ARİF EMRE - MİLLİ GAZETE
  Alıntı ile Cevapla
Eski 20-04-07, 18:06 Çevrimdışı   #31
Doçent
Düşünürler grubu
 
emrowski - ait Avatar
Genel Mesajlar: 2.654
Teşekkür etti: 1.599
Teşekkür edildi: 1.686
RepForum Gücü: 33
Forum Puanı:10328
emrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmışemrowski Rep olayını aşmış
Ruhsal Durumum:
[Din'in içi nasıl boşaltılır?] "Gay-Lesbiyen öğrenci kulübü"

Yazının başlığı belki de, "Gözün aydın!" olmalıydı! Düştün, kalktın, yaralandın, debelendin, hırpalandın, miden bulandı, başın döndü, için acıdı, için katıldı ama iki yüz yıllık modernleşme serencamının son durağına da eriştin Türkiye!



Ülkemizin ilk "Gay-Lesbiyen Öğrenci Kulübü"nü kurmayı başardın, "insan hak ve tercihlerine saygılı" bir toplum olduğunu tartışılmaz bir biçimde kanıtladın! Üstelik, askeri ya da sivil bir darbe ya da YÖK dayatması olmaksızın, ülkenin en zengin beşinci(1) yükseköğretim kurumu olan "Bilgi Üniversitesi"nde, üstelik 8.887 öğrenci velisinden sadece 10-15 kadarının tepki gösterdiği, mükemmel bir mutabakat ortamında!

Yardımcı Doçent Dr. Halit Kakınç, ki, kendileri Öğrenci Dekanı'dırlar, "Onları /yani, erkek ve dişi eşcinselleri/ yoksaymamız ve kulübünün kurulmasına izin vermememiz, insan hakları ihlâli olurdu," demişler,(2) "Türk toplum yapısına ters düştüğü için 10-15 veli tepki gösterdi /ama/ biz, liberal bir bakış açısıyla kulübün açılmasına izin verdik... İyi bir yaklaşımda bulunduğumuzu düşünüyoruz. /çünkü/ İnsan hak ve tercihlerine saygılı bir üniversiteyiz." Ne güzel! Kakınç'ın demeci, eşi türbanlı bir başbakanın Çankaya'yı işaret ettiği bugünlerde, hele de İslamfobiklere, ilâç gibi gelmiş olmalı! Nasıl gelmesin ki!? Modern dünyanın geri kalanı gibi, Türk insanının da "kul" olmaktan geçip, "insan" olmaya karar vermişliğinin en kesin kanıtıdır aleni eşcinselliğin böylesine tescili!

Öyle ya, "kul" olarak kalsaydık, "Allah tarafından yaratılmış" olduğumuz gerekçesiyle O'nun emirlerine teslim olmak zorunda kalacaktık! O'nun emirleri de açık! Daha Tevrat'ta defalarca söylemiş: "Bir erkek bir erkekle kadınla yattığı gibi yatarsa, her ikisi de iğrenç bir şey yapmış olurlar; idam edilecekler - kanlarının günahı kendi üstlerine olacaktır."(3) İncil'de de defalarca söylemiş: "İsrail kızlarından /hiçbirisi/ fahişe olmayacak, İsrail oğullarından /hiçbirisi/ eşcinsel olmayacak."(4). Kur'an'da, "Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız? /Bu ilâhi ikazdan sonra hâlâ/ siz, ille de kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz"(5) buyurmuş. Cezası Kur'an'da muğlak ama hadislerde(6) açıklanmış.

İnsan fıtratına yapılan haksızlık...

Öte yandan, Yahudiliğin kalesi İsrail'de, gay-lesbiyen öğrenci kulüpleri şöyle dursun, "ABD'den farklı olarak, İsrail ordusu aleni gay yurttaşlarını" askerliğe "kabul" etmektedir. İsrail devletinin eşcinsel evliliklere de itirazı yoktur, ancak "İsrail'de sadece geleneksel(7) evliliklere resmi belge verildiğinden, İsrail'de yaşamak isteyen ama geleneksel evlilik istemeyen veya eşcinsel olan çiftler, ülke dışında evlenirler ve İsrail hükümeti evliliklerini yasal sayar. Nitekim, pek çok eşcinsel çift yakındaki bir ülkede, Kıbrıs'ta /Güney!/ evlenip geri dönmektedirler."(8)

Öte yandan, "eşcinsel evliliği bir papaz kutsayabilir ama Tanrı kutsamayacaktır" diyen(9) Katoliklerin ABD'deki 200'den fazla üniversite ve kolejinde düzinelerce gay, lesbian veya çift-tercihli öğrenci kulübü faaliyet göstermektedir. Bunlardan Catholic University, Boston College, Georgetown, DePaul University, Loyola University, and St. Thomas University, yönetmeliklerini "cinsel tercihin ayırımcılık nedeni olamayacağı" şeklinde değiştirmişlerdir. İslam ülkelerine gelince: eşcinselliğin tümünde yasak, hatta bazılarında idamla cezalandırılan bir suç olmasına karşın, amacını "Lesbiyen, gay, gay/lesbiyen, travesti Müslümanların kimliklerini İslam'la uzlaştırmak; sosyal adalet, barış ve hoşgörü kavramlarını yüceltmek; herkesi önyargı, adaletsizlik ve ayırımcılıktan uzak bir dünyaya yakınlaştırmak" olarak açıklayan, uluslararası "Al-Fatiha" örgütü 1997'de kurulmuş olup, halen altı ülkede düzinelerce şubesi vardır. Nasıl oluyor da oluyor, bütün bunlar?

Bugünden yarına olmadıkları muhakkak. Dönüşümü anlamak için beş yüz yıl kadar geri gitmek, "Aydınlanma Çağı" ile birlikte "kul" kavramının nasıl bir değişime uğradığına bakmak lâzım. Malûm olduğu üzere, "Aydınlanma," Aristo'yu kaynak edinen ve Kopernik, Kepler, Galile ve Newton'la devam eden bir dizi buluş ya da keşif sonucunda, kitaplı dinlerin, yani Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın, "Dünya ve Kâinat'a dair açıklamalarını" reddeden, yerine yeni açıklamalar getiren sürecin adıdır. Bu süreçte, Hıristiyan dogma ve gelenekleri sorgulanmaya başlanır. Zaman içinde gözlem ve deneye dayalı "bilimsel" düşüncenin çıkarsamaları, kutsal kitaplarda vaaz edilen doğruların yerini alır.

"İnsan"a, daha doğrusu, "insanın fıtratına" ilişkin Hıristiyan ahkâmı, reddedilen doğrularının başlarında yer alır. Örneğin, "insan" İncil'de vaaz edildiği gibi "günahkâr" olarak mı doğmuştur, yoksa tümüyle "masum" mudur? "Kul olmak" bilinci, her insanda doğuştan var mıdır, yoksa sonradan mı telkin edilmiştir? İnsan "her isteyenin üzerine her istediğini yazabileceği boş bir sayfa" olarak mı doğar? İnsanın "özgür iradesi" diye bir şey var mıdır? "'Fıtrat' denilen nitelik nerede başlar, toplumsal 'öğreti' nerede biter?" vb. vb... Düşünürlerin bunlara ve bunlar gibi yüzbinlerce soruya verdikleri (ve vermeye devam ettikleri!) cevaplar, Batı medeniyetinin düşün hazinesini oluştururlar.

Cevaplar, tartışmalı, çekişmeli, değişkendirler, ancak, bir ortak paydaları vardır: "insan" çıkışlı olmaları; yani, insan denilen varlığı çözümlemeye bilimsel yöntemle yaklaşmaları, kutsal kitapların tanım ve tariflerini bir yana bırakarak, olayı "gözlem, deneme-sınama, mantık" ile ele almaları. Yeri gelmişken, ülkemizde hemen her zaman "yardımseverlik, hayırseverlik" gibi çağrışımlarına kurban giden "humanizma" kavramının aslı, bu yaklaşımdır. "İnsancıllık," Kainat ve Dünya'yı Yaratıcı'nın kitaplarından değil, "'insan'dan yola çıkarak, 'insan aklıyla' çözülmesi gerektiğine dair inanç"ın adıdır. Nitekim, "Aydınlanma, Kainat'ın merkezinden Tanrı'yı aldı, yerine insanı koydu" diye özetlenen gelişmenin aslı budur.

Evrensel ve değişmez gerçekler...

Ne ki, "insan"ın bir laboratuar elementi gibi deneme-sınamaya tabi tutulabilmesi için, en azından "insan aklı"nın herkeste aynı şekilde işlemesi gerektiği de açıktır. Aksi takdirde, Tanrı'dan boşaltılan "merkez"in, paganların Kabe'yi putlarla doldurmaları misali, her biri bir başka telden çalan "akıl"larla doldurulduğu kaotik bir durumun meydana çıkması kaçınılmaz çıkacaktır. Bu ciddi sakınca da, "insan tabiatının evrensel ve değişmez" olduğu doktrininin kabulü ile giderilir. İster bir Eskimo olsun, ister bir Nepalli Gurka, Etopya yerlisi ya da Tibet göçebesi, insan için "aklın yolu birdir" hükmü böylece yerleşir. Bu hüküm, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin insanlar arasında "ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark" gözetilmesini yasaklayan 2. maddesinin de özüdür. "İnsan tabiatının evrensel ve değişmez" olduğu doktrininin kabulü, insanoğluna ilişkin şiddet, tamah, aşk, nefret, hodgâmlık gibi hasletleriyle, bunların dışavurumlarının kuramsallaştırılması, neden-sonuç ilişkilerinin de "evrensel ve değişmez" biçimde saptanması gereğini getirir.

(1) Türkiye'nin Yükseköğretim Stratejisi, Şubat 2007, YÖK yayını, (2) 6 Nisan, 2007, Hürriyet, (3) Eski Ahit, Leviticus 20:13, (4) Yeni Ahit, Deuteronomy 23:17, (5) Neml Suresi, 54-55, (6) "Eşcinsel ilişkiye gireni de girdireni de katledin." Tirmidhi (Ebu İsa Muhammed) 824-892, (7) Ortodoks Yahudilik, (8) Matt Lebovic, 16 Şubat 2007, Boston Üniversitesi konferansı, (9) Lehman Strauss, Litt.D., F.R.G.S. Philadelphia Bible Institute, Eski Ahit tarihçisi.


ALEV ALATLI
20 Nisan 2007, Cuma

.
.
.
.
hep yalnız ben...
  Alıntı ile Cevapla
Eski 28-04-07, 12:28 Çevrimiçi   #32
And

 
And - ait Avatar
Genel Mesajlar: 9.092
Teşekkür etti: 4.869
Teşekkür edildi: 9.298
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:92981
And tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazAnd tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Abdullah ve Hayrünnisa Gül (Perihan Mağden)


28 Nisan 2007 Cumartesi 08:33
Benim 1 'Sınıfa Girdiğinde (Anında) Sevdiğin Çocuklar Kuramım' var. (Zati denizde kum, bende kuram.)

Bu kuramı da yabana atamazsın; hayat böyle ilerliyor zira. 'Ciddi' zannettiğiniz teorilemelerin fosslamasıyla ve bazı 'gayriciddi' hissel yoklamaların doğruluğuyla. (Oturun, okuyun: Jane Austen.)

Sezer'in taze cumhurbaşkanlığı zamanlarıydı. Sanırsam, benimle ilgili kafası karışıktı:

Beni Çankaya'daki Cumhuriyet resepsiyonuna davet etti. Sanırsam, benim onunla ilgili kafam karışıktı: İcabet ettim.

Benim davet özürlü olduğumu biliyorsunuz. Yıllardır yaz yaz, habire O daveti yazıyorum. Diyelim Yaşar Büyükanıt'la ilk ve son kez o davette tanıştım, konuştum. Mürekkebim azz geldi, ben halen, hâlâ Yaşar Büyükanıt intibalarımı yazmakla meşgulüm. Gerisi de '1 Askeriye Sevdalısı Olarak Gençlik Yıllarım Cilt: 16-17-18' olarak yayımlanacak Kore'de. (Daha önce 'Darbeci Günlükleri'ni yüksek ateş nedeniyle yazıp bir sepette NOKTA'nın kapısına bıraktığımı da, hatırlarsınız.)

Her neyse (konuya giriyor!) Hayrünnisa Gül ve Abdullah Gül'ü de ilk kez o davette gördüm. Tanıdım. Sevdim. Bu ilk intibalar kadar-
Aynen üniversitede büyük salondaki büyük derse tırsa tırsa girersin çok sayıda kişi görücem diye. (İdari Bilimler one-o-one) Taş çatlasa girerken, çıkarken, otururken, kalkarken 2-3 çocuğu seversin. 'Bunlar benim arkadaşım olsun' dersin. Gönülden.

Ki, o çocuklar sana hiç benzemeyen çocuklar da olabilir. (Zaten ben bana benzeyen çocukları sevmem.) Gözleri parlıyordur, seninle konuşurken iyilik ve samimiyet dalgaları çarpıyordur sahillerine, üç saçma espriyi ard arda yuvarlarsın, yadırgamadıkları yetmiyormuş gibi gülerler, böyle esrarengiz bir ruhsallıkla, kalbin yoluyla sen onlara güvenirsin, onlar sana güvenir. İyi bir şeyler (halk arasında: hisler) cereyan eder aranızda.

Onların başına iyi şeyler gelince acayip sevinirsin; onların da senin başına iyi şeyler gelince sevindiğini, kötü şeyler gelince üzüldüğünü bilirsin.

İşte benim için Abdullah ve Hayrünnisa Gül o çocuklardır: Güvendiğim, sevdiğim, konuşurken kasmadığım (hoş ben kasma özürlüyüm, o yüzden de Devlet Senfoni Orkestrası'nda obuacılıktan atıldım, vestiyere tayinim çıktı, istifa ettim- durdurun beni) YANİ benimle konuşurken kasmayan, sevgi dolu olan/olabilen böyle her ikisinin güzel kahverengi gözlerinde de ışık var, ben gözünün içi gülen insanları seviyorum, gülebilen insanları seviyorum (onlar üzücü şeyler yaşandığında ağlayabilen insanlardır, aynı zamanda) Abdullah bey başbakan olduğunda sevinmeden edememiştim, cumhurbaşkanı adaylığında da sevinmememe imkân ve ihtimal yok: Dünyalar benim oldu! Ben Abdullah Gül'ü cumhurumun başkanı, Hayrünnisa hanımı da cumhurumun birinci hanımı olarak görmek istiyorum!

Şimdi tabii Uluğ Meydanlarımız'ı geren ÜÇ önemli HUSUS var:
1) Abdullah bey frak giyecek mi? (Yeminle, mevzulardan birisi buymuş. Gasteciler sormuşlar, o da: 'İcabına bakarız' türü bir cevap vermiş.) Ben oysa Abdullah Gül cumhurbaşkanı olursa Ayten Şerif'e bi frak diktirip 1 ay onunla dolaşmayı düşünüyorum kutlama spirit'i içip içip. (Halk arasında: Sarhoşcasına Coşkulanma.)

2) ASKERİ ŞURA!.. Nananaaaan. Yüksek Askeri Şûra kararına ŞERH koymuşluğu var, başbakan iken Abdullah Gül'ün. İyi de, Şûra kararlarına (Anayasa'da değişiklik yapmak 'demokratik' yolu yerine şerh koyma 'kıllanma' yolunu YEĞLEYEN AK Parti'nin) Başbakanı'nın ve Milli Savunma Bakanı'nın HAKKI var yalnızca. Cumhurbaşkanlığı makamının önüne gelmiyor bu kararlar, şerh koysun ya da koyamasın diye. (Erdoğan'ın İŞİ BU kısaca-)

3) TÜRBAN YASAĞI!.. Evet, Hayrünnisa hanım nasıl girecek, oturacak ki Çankaya'ya türbanıyla?.. Bir kere Çankaya'da TÜRBAN YASAĞI YOK! Olamaz da. Ben Çankaya'daki cumhurbaşkanı resepsiyonunda tanıştım Hayrünnisa hanımla. Türbanı vardı, kendisine çok yakışıyordu; ordaydı türbanıyla.

Sezer nasıl giderek giderek ulusalcılaikçişahinciliğe kaydı ise ve ilk kez Bülent Arınç'ı eşi ile kendisini havaalanına karşılamaya gidip de, el sıkışırlarken fotoğraflarının çıkması üstüne medyanın gazına ve tuzuna gelip de- Yani Hukuk İnsanı Sezer'i yel üfürüp de hücumbot götürüp Kanaltürk Gececi Sezer'e (Harp Akademilerinin Sert Hatibi) dönüştürdüyse-
ANSIZIN eşli gelmeleri davetlere (türbanlı eşli gelmeleri) YASAKLADI Sezer: Daha doğrusu böyle bir uygulama başlattı.

Dolayısıyla Çankaya'ya dair böyle bir yasak yoktur, olamaz; Sezer'in laikçidençokdinci uygulaması gider, yerine yenisi gelir. Hayrünnisa hanım da 'seçilmiş' bir partinin 'seçmiş olduğu' cumhurbaşkanı adayının eşidir.

Demokrasi bunu gerektirir: gider türbanıyla Çankaya'da oturur, resepsiyonlara, törenlere katılır, Türk Kadını'nı da balll gibi temsil eder. Güzel yüzü, gülen gözleri de cabası. Yurtdışından, ekranlardan bakanlar, "Ne güzel, ne hoş, iç açıcı bir kadın şu Türkiye Cumhurbaşkanı'nın eşi!" derler.

Bundan da eminim.

Laikçi hezeyanlar buna el vermiyor: Bu hakikatle yüzeşmeye; AMA bu topraklarda yaşayan kadınların yüzde altmışının BAŞI BAĞLI. Başörtüsüyle, yemeniyle, türbanla, şunla, bunla. Bizim kadınlarımız inançları gereği başlarını örtmek istiyorlarsa, elbette örteceklerdir.

Bir dinsiz olarak inançlı Müslümanların inançlarının gereğini yapmaları (namaz da kılarlar, başlarını da bağlarlar) beni zerre kadar germiyor da-
Batı okullarından başka okul görmemiş, anneannesinin annesi dahi İstanbul'da doğmuş (coğrafi konum anlatılıyor) bir kadın olarak beni bu görüntü (türban) daraltmıyor da-

Bu kasmayı/germeyi/gerdirmeyi, 'Bizim haklı yerimizi BUNLAR işgal ediyorlar' ruh halini (temelde yaşadıkları tam da bu! 'kültürel' 'sosyal' sandıkları bir sınıf 'didişmesi' zümre 'çekişmesi') abes buluyor da-
ESAS MESELEme geliyorum: Bir nevi Kadın Düşmanlığı Çeşidi olduğunu da düşünmekteyim 'Türbanlı Kadın! Gözümüze Görünme!' krizlerinin. (Kitliceez seni evine!)

Diyelim Abdullah bey eşi evde (kafeste) kapalıyken o davet senin, bu yurtdışı gezi senin, bu resepsiyon senin geziyor olsaydı; biz hiç görmeseydik türbanlı eşini, eşleri (Afganistan'da, Pakistan'da olduğu gibi) ben o zaman hakikaten kaygılanırdım. Böylesi baskıcı/erkek egemen/kadını hiçleyici bir 'düzenleme'nin daha sonra öyle 1 düzene yol vermes