| |
| |
![]() |
![]() | | Konu Seçenekleri | ![]() |
| | #101 |
| Stajyer Kemalistler ![]() |
Ergenekon tertibinin en önemli kurumsal hedefi Türk Silahlı Kuvvetleri. Bu gerçek artık gizlenmiyor. Operasyon medyasında Amerika-İsrail bağlantılı kalemler her gün Türk Silahlı Kuvvetleri'ne küfürler, hakaretler yağdırıyor. Peki Türk Silahlı Kuvvetleri, adeta bir düşman ordusu gibi neden kendi ülkesinde yayınlanan gazete ve televizyonlar tarafından hedef alınıyor? Gazete ve televizyonlar Türkçe yayın yapıyor ama sermaye yapılarıyla açıkça uluslararası bağlantı içindeler. Arkalarında Amerika'nın olduğunu da açıkça ilan ediyorlar. İşte Türk Ordusu'nun neden Amerika'nın hedefi olduğunu anlatan haberimiz... Ergenekon tertibinin hedefinin, Amerika ve Avrupa emperyalizminin karşısında Türkiye'nin milli çıkarlarını savunanlara karşı yapıldığı bir sır değil. Hem tertiple ilgili düğmeye Bush-Tayyip Erdoğan görüşmesinde basılması, hem de Avrupa'dan "sonuna kadar gidin" talimatları bunun en açık kanıtları. Operasyon kapsamında geçen hafta gerçekleşen tutuklamalarla Türk Ordusu'nun iki emekli orgeneralinin tutuklanması, hedefte Türk Ordusu'nun bütünüyle bulunduğu gerçeğini göz önüne serdi. Peki Türk Ordusu neden hedefte? Bu sorunun yanıtı, Türk Ordusu'nun özellikle 1990'ların ikinci yarısından sonra izlediği çizgide gizli. Türk Ordusu, 1991'deki Körfez Savaşı'ndan sonra, Amerika'nın Irak'ı bölme ve Irak'ın kuzeyinde bir ikinci İsrail devleti projesiyle yüz yüze geldi. PKK terörünün bu bölgeden beslenmesi, hem PKK hem Kukla Devlet projesinin aynı planın parçaları olarak devreye sokulması anlamını taşıyordu. Amerika, PKK sopasını kullanarak, Türkiye'yi Kukla Devlet'i kabule zorluyordu. Aynı dönemde Amerika bir planı daha Türkiye'de devreye soktu. Eski CIA İstasyon Şefi Graham Fuller'in deyimiyle Türkiye'yi bir Ilımlı İslam devletine dönüştürme projesi. Önce CIA ile bağlantısı kesin olarak açığa çıkan Tansu Çiller ile birlikte Refah Partisi iktidara getirildi ardından sürecin taşları tek tek döşendi ve AKP iktidara taşındı. Türk Ordusu ise bu dönemde adım adım Kukla Devlet'i önlemeye dönük adımlar atmaya başladı. İran ve Suriye'nin yanasıra Saddam Hüyesin yönetimindeki Irak ile ilişkiler geliştirildi. Türk Ordusu tarafından bu süreçte, Irak'ın kuzeyindeki Talabani ve Barzani grupları ise Saddam Hüseyin yönetimiyle anlaşması telkin edildi. Bu projenin uygulayıcısı olan ve Amerika'nın İncirlik'te konuşlu Çekiç Güç birliklerinin Irak'ın kuzeyinde Kukla Devlet oluşumundaki rollerini kanıtlarıyla ortaya çıkaran Jandarma Genel Komutanımız Orgeneral Eşref Bitlis'in uçağı sabotaj sonucu düşürüldü. Ama Amerika ve Avrupa emperyalizminin yeni Sevr projelirin hayata geçiren uygulamaları, başta Irak ve Kıbrıs konularında olmak üzere Türk Ordusu'nun Batı'ya mesafeli ve bölge merkezli politikalarını geliştirmesine neden oldu. Amerika'nın Irak işgaline Türk Ordusu'nun destek vermemesi Washington'un düşmanlığının en üst noktaya tırmanmasına neden oldu. Amerika, Irak işgali öncesinde bu operasyona direnen Türkiye'deki Ecevit başkanlığındaki Hükümet'i devirdi ve ardından AKP'nin iktidara gelmesine sağladı. Ancak AKP'nin gücü Türkiye'nin, askeri üs, havaalanı ve limanlarının Amerikan askerlerine açılmasına yetmedi. Amerika, bunun baş sorumlusunun Türk Ordusu olduğunu ilan etti. 1 Mart 2003'te Amerikan askerlerinin Türkiye'de konuşlanmasını sağlayacak Hükümet tezkeresi Meclis'te kabul edilmeyince, Amerika düşmanlığını 4 Temmuz 2003'te Irak'ın kuzeyinde 11 Türk askerinin başına çuval geçirerek gösterdi. Amerika artık Türk Ordusu'nu cepheden karşısına aldığını gösteriyordu. Ergenekon tertibine kadar geçen zamanda Amerika ile Türk Ordusu arasındaki bu zıtlık devam etti. 2005 yılında PKK yeniden ve strateji değiştirerek eylemlere başlatıldı. Bu süre içinde Barzanilerin Kukla Devlet'i güçlendirildi, Kıbrıs'ta Amerika'nın çıkarları doğrultusunda Denktaş tasfiye edildi ve bu noktaya gelindi. Biri Gider Bini Gelir! |
|
| | #102 |
| Rektör Huzur Pınarı ![]()
Mesajlar: 6.303
Teşekkür etti: 2.632
Teşekkür edildi: 3.148
Forum Gücü: 82 Forum Puanı:26553 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Ankara'nın Göbeğinde Kandil Dağı mı Var?-Fatih Altaylı Ve daha vahimi, çok daha vahimi DTP Kongresi boyunca çalınan, salondakilerin halay çektiği, bir dakika bile susmayan bir "Türküydü" İşte bu türkü kanımı dondurdu. Türkünün adı "Oramar türküsü" Öyle herhangi bir türkü değil. Yeni bir türkü. Türküyü yazan kim biliyor musunuz? Dağlıca Baskını'nı düzenleyen teröristler. Ankara'nın göbeğinde Kandil Dağı mı var! Üç gündür bekliyorum, büyük medyadan birisi sesini çıkaracak mı diye. Tıs yok. Çıt yok. Bırakın medyayı, yargıdan ses yok, Türkiye'yi yönetenlerden ses yok. Hafta sonunda televizyonlardan DTP'nin "Güvencinlerin iş başına getirildiği" kongresini izledim. İzlemez olaydım. Kongre tam bir PKK kongresiydi. Kandil dağında yapılsaydı, bundan farklı, bundan öte yapılamazdı. Abdullah Öcalan ve Murat Karayılan'ın kardeşleri kongre salonunda kendilerine ayrılan özel bir bölümde oturdular. Parti önderliğini temsilen. Dört bir yanda Öcalan posterleri, PKK'nın askeri ve siyasi kanatlarının afişleri vardı. 20 bin kişi 'Öcalan'a özgürlük' diye bağırdı. Ve daha vahimi, çok daha vahimi DTP Kongresi boyunca çalınan, salondakilerin halay çektiği, bir dakika bile susmayan bir "Türküydü" İşte bu türkü kanımı dondurdu. Türkünün adı "Oramar türküsü" Öyle herhangi bir türkü değil. Yeni bir türkü. Türküyü yazan kim biliyor musunuz? Dağlıca Baskını'nı düzenleyen teröristler. DTP Kongresi boyunca çalınan bu türkü bir Dağlıca baskını güzellemesi. Kendilerince baskını anlatıyorlar. Gerilla dedikleri teröristlerin Dağlıca'ya nasıl geldiğini, Türk askerini nasıl vurduğunu, silahların nasıl konuştuğunu, askerlerimizin nasıl çaresiz kaldığını anlatan ve Dağlıca Baskını'nı yapan teröristlerin övüldüğü, Dağlıca Baskını'nı kutsayan bir türkü. Ve bu "Terör türküsü" DTP Kongresi boyunca fon müziği olarak durmaksızın çalındı. Ve üç gündür bekliyorum, kimseden ses seda çıkmadı. Bırakın gazeteleri, savcılardan bile çıt çıkmadı. Sadece basın savcılığı, basın suçları açısından bir inceleme başlatmış. Teröre methiye düzülüyor, Dağlıca Baskını'nı yapan teröristler övülüyor ve kimsenin kılı kıpırdamıyor! Niye? Ben bilmiyorum. Kimse çıkıp da "DTP legal bir parti" demesin. Legal partilerin terörü övme, kutsama hakkı olamaz. İşçi Partisi'ne terör suçlaması yapılıyor, DTP ise terör türküleri çalıyor. İş mi bu! Ve bütün bunlar Ankara'nın göbeğinde oluyor. Ankara'da bir spor salonu Kandil Dağı'na çevriliyor. Tınan yok. Terör türküleri, Öcalan posterleri Ankara'nın göbeğinde. Öcalan'ı Türkiye'ye getiren Albay ve İmralı'nın bağlı olduğu orgeneral hapiste. Bunlar birbiriyle doğrudan bağlantılı gelişmelerdir diyemem ama ilgi çekici bir durum olduğu net bir şekilde ortadadır. Türkiye'nin içinde bulunduğu süreci ve gideceği yönü de anlamamızda yardımcı olan bir tespittir. Türkiye'yi yönetenler, Türkiye'nin geleceğini şekillendirenler, ister asker olsun, ister sivil, ister bürokrat olsun ister siyasetçi bu durumun farkında mıdır onu da bilmiyorum. Ancak böyle giderse Türkiye önümüzdeki 20 yıl içinde ciddi bir toprak kaybıyla karşılaşacaktır. En az ikiye bölünecektir. Hatta bölünmeden de öte bir durum söz konusudur. Bugünün "Terörle mücadele kahramanlarının" yarın bir gün "Savaş suçlusu" olarak aranması bile ihtimal dahilindedir. Türkiye şimdiye kadar hiç karşılaşmadığı bir tehditle karşı karşıyadır. Ve ne yazık ki, bu tehdidi idrak edebilecek bir "Dingin kafa" Türkiye'de ortalıkta görünmemektedir. Bugün Türkiye'nin sorumlu mevkilerinde oturanlar, tarih önünde bu hesabı verecektir! [Tuğrul Bey] İtle yaşayanın arkadaşı it, çakalla yaşayanın arkadaşı çakal olur, terbiyesizler arasında yaşayanlarda terbiye aranmaz... Anti-Komintern ![]() |
|
| | #103 |
![]() Downloadiki
Mesajlar: 5.797
Teşekkür etti: 6.335
Teşekkür edildi: 6.157
Forum Gücü: 307 Forum Puanı:140929 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Ergenekon diye diye ülke gündeminin altından neler çeviriyorlar , kimse görmüyor sanıyorlar ya bunları pes. Daha dün halkının emeklilik yaşını 65 yaşa çıkartan hükümet , bugün 1 senede milletvekilini emekli etmeyi düşünüyor. Nasıl bir adalettir bu. Nasıl bir çelişkidir. İçimizi kemire kemire yayılan bu zehirin sorumluları ortalıkta elini kolunu geze geze dolaşırken , binbir vasvata ile Ergenekon , Ergenekon diyen birde bunu Cumhuriyet'in göbeğine taşıyan sorumlular kimlerdir? Hiç soruyor musun halkım bunları. Onca pisliğin içerisinde , vicdanındaki dini sömürüp, ona buna peşkeş çektiği ülkeni savunmayan, kendi ceplerine indirdikleri parayla islamı kirleten bu hükümete dur demeyip , " durmak yok , yola devam " nasıl diyebiliyorsunuz. Telaşlarımızın içerisine birde korkularımız yerleşiyor. Ne oldu ne bitti demeden sağ gösterip sol vuranların farkında mısın halkım. Verdikleri kömür parasıyla gözlerinizi karalara bürüyen , sana bir verirken benden 10 alan bu hümete devammı diyeceksiniz yeniden.Savundukları değerlerin aslında fos olduğunu bile bile, hergün sırtımıza binen zamları göre göre, sokak sokak içimize sinen bu zehire devammı diyeceksiniz. "Kendilerine hep kendilerine ...görün! duyun! konuşun! artık." Benim halkım işçisse, benim halkım bu hükümet döneminde hala kömür parasına, erzağa ihtiyaç duyuyor, sağlık hizmetini alamayıp hastahanelerden geri çevriliyorsa, vergiler gelirine taş gibi oturuyorsa, pazara markate gittiğinde 5 yerine ne yazık 2 alıyorsa,kendince mutluluk sağladığını, huzur sağladığını düşünen hükümet tam anlamıysa fostur. Çiftçime ananı da al git der ! Şehitlere askerlik yatma yeri değildir der! Kendisi ABD uşaklığını yapar. Güdümlüyüz ya biz ! Kuklamıyız biz! Sus! Konuşma ! Yürüme ! Soruştur-ma! Durmak yok , yola devammı hala! Aydınlık için yaktıklarını varsaydıkları ışıklar, aydınlıkların sönmesidir... Opeth opeth ailesi - e-opeth =opeth![]() Yaşadıklarını kar sanma yanına... Yaşadığın kadar yakınsın sonuna Ne kadar yaşarsan yaşa Sevdiğin kadardır ömrün... Can YÜCEL |
|
| | #104 |
| Profesör Antikapitalistler ![]()
Mesajlar: 3.659
Teşekkür etti: 3.094
Teşekkür edildi: 5.198
Forum Gücü: 88 Forum Puanı:36147 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Ahmet Altan-Gürsel, Hayat TV ve AKP Gürsel, Hayat TV ve AKP Bazen bize AKP’li olduğumuzu söylüyorlar. “Ah, keşke,” diyorum içimden, “keşke haklılığına, ilkelerine, amaçlarına inandığımız bir parti olsaydı da onu destekleseydik.” Ne yazık ki öyle bir parti yok. AKP ise asla öyle bir parti değil. Demokrasiyi tümden ortadan kaldırmak isteyen birilerine karşı demokrasiyi ve halkın iradesini savunmaya çalışırken, halkın arzusuyla iktidara gelmiş bir partiyi de savunmamız gerekiyor. Ama demokrasi için savunduğumuz partiye karşı da demokrasi mücadelesi vermek zorunda kalıyoruz. Çünkü AKP, karşısında “demokrasi düşmanı” bir güç bulunmadığında hemen yasakçı bir parti kimliğine bürünüveriyor. Kendisine benzemeyenleri yasaklamak, kapatmak istiyor. Bir “bana benzemeyen yabancılar” algısı var bu partinin ruhunda. Orduyla yargı izin verse, bir nebze sakin durabilseler, AKP sistemin içine karışıverecek. Şu anda kapatılma belasıyla uğraşan AKP’nin iktidarında olanlara baksanıza. Nedim Gürsel, Allahın Kızları isimli romanını yazdığı için yargılanıp mahkûm edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Kendi özgürlüğünü koruyabilmek için binbir manevra yapan AKP, bir yazarın özgürlüğünü korumak için kılını bile kıpırdatmıyor. Bir yandan Avrupa Birliği’ne üye olabilmeye uğraşıyor, bir yandan fikir özgürlüğünün yok edilmesine yardımcı oluyor. Roman yazdığı için bir yazar yargılanır mı bu çağda? Romanı beğenmiyorsanız, içindeki fikirlerden hoşlanmıyorsunuz, okumazsınız. “Ben beğenmedim, başkası da okumasın” diye onu yasaklamaya, yazarını hapse atmaya kalkışmazsınız. Yazarlar sizinle aynı fikri, aynı inancı paylaşmak zorunda mı? Bu devletin “egemen güçleri” AKP’ye oy veren insanları “siz bize benzemiyorsunuz” diye aşağılarken, AKP de kendisine benzemeyen yazarları cezalandırmaya çalışıyor. Gürsel, bu ülkenin adını yeryüzünde duyuran insanlardan biri. Yargılamak yerine minnettar olmalıyız. Ama biz yargılıyoruz. AKP’den pek bir ümidim yok bu konularda ama “muhafazakâr demokratlardan” bu tür çağdışı ilkelliklere karşı çıkmalarını bekliyorum doğrusu. Artık bu ülkenin “muhafazakârlarının” kendilerini, ancak “başkalarını” koruyarak koruyabileceklerini anlayacaklarını umuyorum. Sadece kendinizi korumaya çalışarak, korunamazsınız. Üstelik sadece Gürsel’i değil Hayat TV’yi de korumalısınız. Hayat TV, bir ajanstan aldığı görüntüleri yayınladı. Roj TV de aynı görüntüleri büyük bir ihtimalle aynı kaynaktan alarak yayınlamış. İçişleri Bakanlığı harekete geçti, RTÜK’ü uyardı, RTÜK Türksat’a yazı yazdı, Türksat, Hayat TV’ye frekans veren Türkovizyon şirketini tehdit ederek yayını kestirdi. Bir televizyonun yayınını AKP’li İçişleri Bakanlığı kestiriyor. Hayat TV, sol eğilimli bir televizyon. AKP böyle bir televizyonun varlığına tahammül edemiyor. AKP’nin bu yaptığının, bu partiyi kapattırmaya uğraşan Yargıtay Başsavcısı’nın yaptığından ne farkı var? Hiçbir farkı yok. Başsavcı da hukuka aykırı davranıyor, AKP de. İnsanın, kendine zulmeden bir güce benzemesi ne kadar acıklı. AKP hem zalim hem mazlum rolünde. Bu partiye oy veren insanlar memnun mu bu durumdan? Gerçekten sadece kendi partiniz kapatılmasın ve partinizle aynı fikirde olmayan bütün görüşler kapatılsın mı istiyorsunuz? Böylesine ikiyüzlü bir davranışı içinize sindirecek misiniz? Sindiriyor musunuz? “Haksızlıklardan” yakınırken haksızlık yapmak hiç mi utandırmayacak sizi, hiç mi rahatsız etmeyecek? Sadece kendimize benzeyenleri mi savunacağız? Benim “muhafazakârlardan” demokratik tepkiler beklememi çok “safça” bulanlar olduğunu biliyorum. Ben saf olmaya razıyım. Bana benzemeyen herkesten kuşkulanacağıma bırakın böyle saf ve aptal kalayım. Ben “muhafazakârların, dindarların” demokrat tepkiler göstereceğine, kendilerine benzemeyenleri koruyacağına inanıyorum. Bu ülkenin gerçek bir demokrasiye ulaşması için dindarların mutlaka demokrasiyi benimsemesi gerekiyor. Bu bir gün olacak. Umarım şimdi olur, umarım Gürsel’i ve Hayat TV’yi önce muhafazakârlar savunur, onların hakkına sahip çıkar. Bu kadar oynaklığın yararlı olmadığını AKP’ye herkesten önce onlar anlatır. Onlar bunu yapmasalar da, biz elimizden geldiğince AKP’yi bu baskıcı rejime karşı, AKP’ye benzemeyenleri de AKP’ye karşı korumaya çabalayacağız. Gücümüz, kalemimiz yettiğince. Biz dindar değiliz, dinî bir inancımız yok ama biz “hakka”, “mazlumdan yana çıkmaya”, “dürüstlüğe” inanıyoruz. Başkaları inançlarının gereğini yerine getirmese de, biz inancımızın gereğini yerine getiririz. CEZALI ÜYE |
|
| Mesaja teşekkür eden: (4 Kişi) |
| | #105 |
| Rektör Düşünürler grubu ![]()
Mesajlar: 7.094
Teşekkür etti: 3.404
Teşekkür edildi: 5.028
Forum Gücü: 146 Forum Puanı:58198 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | "Mi Nemamo Drugog Duga Duşmanu Osim: Pravde! "Mi Nemamo Drugog Duga Duşmanu Osim: Pravde! "Düşmanlarımıza bir tek borcumuz var: Adalet!" (Aliya İzzetbegovic) "Düşmanlarımıza bir tek borcumuz var: Adalet!" Geçtiğimiz yıl bir program için Saraybosna’ya gitmiştim. Başçarşı’da oturuyorduk. Başçarşı’nın Fatih zamanından kalma tek katlı, bozulmamış, nefis ahşap çatılarını önümüzde doyumsuz bir Ortaçağ panoraması olarak açmıştı penceremiz. Biz lokantanın ikinci ve son katındaydık. Bosna halkının “Milli Marşımız” diyerek bağrına bastığı şiirin yazarıyla oturuyorduk. Başka büyük şiirlerin de yazarı, daha yirmi yaşındayken Aliya İzzetbegoviç’in hücre arkadaşı olmuş, taş kırma cezasını onunla birlikte uzun yıllar çekmiş Cemalettin Latiç’le� Mülakatımız bitti. En çok merak ettiğim soruyu sona saklamıştım. Sordum: “Aliya artık yok. Eski arkadaşınızı özlüyor musunuz?” Latiç, zaten serinkanlı bir adamdı. Ama bu defa biraz uzun sürdü sükûneti. Pencereden dışarı baktı. Eski kokulu nefis ahşap çerçeveden içeriye dolan aydınlıkla matlaşan gözleri biraz nemlenmişti. Yutkundu. Anladım ki o şey susturuyor onu. Hani hepimizin gırtlağına sarılır ya bazen. Sonra zorlukla konuştu. Başını hafifçe oynatarak işaret etti. Baktım. Kiremitli çatısı yerden iki metre yukarıda duran kafeyi gördüm. Sonra bana döndü. “Orada otururduk” dedi, neredeyse fısıldayarak, “Rahmetli Aliya’yla orada otururduk. Ben henüz lise talebesiydim. Kitaplarımızı bir kenara koyar otururduk ve kahvelerimizi yudumlarken, bir gün kardeşlerimizin haklarını nasıl alacağımızı, bağımsız Bosna devletini nasıl kuracağımızı konuşurduk�” Latiç sustu. Pencereye uzanıp oraya tekrar bakmaya cesaret edemedim. Tuhaf bir sessizlik olmuştu. Sonrasını hatırlamıyorum. Sonraki gün, Boşnaklar’ın son yıllardaki iyi yazarlarından İsnam Taljic’le bir görüşmem vardı. Aynı yeri seçtim. Bu sefer ahşap balkondaydık. Taljic’in gözlerinde bir kaybolmuşluk vardı. Yakamı bırakmayan bu duyguyu sorulaştırıp sordum ona da. “Doğduğu toprakların Sırp işgali altında olduğunu ve artık çocukluğunu geçirdiği yerlerin vatanı olmadığını” anlattı bana. Ve o bir soru sordu bana: “Bunu anlayabilir miydim?” Başımı salladım. O da başını sallayarak onayladı. “Evet, haklıydım. Eğer başıma gelmemiş bir şeyse, bu garip duyguyu anlayamazdım.” Haklıydı Taljic. Ama geri kalan yüzlerce Boşnak sanatçı ve binlerce kurban yakını da haklıydı. Ve daha da acı olan, haklı olanların sayısının bu kadar fazla olmasıydı. Bir kişinin ölümü trajikti; bin kişinin ölümü ise istatistikti. Ama bu istatistik, işte ruhlarını eziyordu onların ve genel bir ruh haleti olup çıkıyordu burada. Ölümün bu kadar uzun sürmesi, bu kadar çok kişiyi sevmesi, bu kadar çok kişiyle kol kola girmesi, bu kadar çok renkli ve çeşitli kılıklarla hayatı ve içindeki insanları ezmiş-eziyor olması Bosna’ya tuhaf, trajik bir dip müziği olarak sinmişti. Hayat, neredeyse kastettiği şeyden bambaşka bir şey olup çıkmıştı buralarda. Bu defa gittiğimizde de değişen pek bir şey yoktu. Bosna hala şaşkın, yoksul ve kafası karışıktı. Saraybosna Mljacka nehriyle hala ikiye bölünmüş ve sanki bununla bile yaralanabilirmiş gibi naif duruyordu. Aliya hala kabrindeydi. Özel birliklerinden komandolar, 1.80 boyumla benim bile yüzlerine ancak aşağıdan yukarıya doğru bakabildiğim delikanlılar, “Bilge Kral”larının başucunda gönüllü nöbetlerini sürdürüyorlardı. Saydım. Yedi tane papatya, ismini bilmediğim kırmızı bir çiçek ve sayısız yağmur otu vardı mezarında Aliya’nın. Çiçeklere dokunamadım. Ama otlardan birazını, bir arkadaşıma getirmek için kopardım çantama koydum. Hava rüzgârlı değildi. Ama tuhafça sakin Saraybosna göğü, yine de nefesiyle geriye kalan otları ve çiçekleri hafifçe yelpazeliyordu Aliya’nın mezarında. Aliya ise bu dünyaya artık bir daha asla bakmayacak olan tatlı mavi gözlerini, Radovan Karacic’in budalaca hazırlanmış parlamento konuşmasını dinlerken bilgece kırpıştırdığı o insan mavisi gözlerini, Milosevic ile Dayton’da masaya otururken iğrentisini belli etmemek için umudun bayrağına çevirdiği gök mavisi gözlerini, savaşçılarını denetlerken sevinci taşmasın diye kıstığı zümrüt gözlerini dikmiş, şimdi göklere, yalnızca özgür ülkesinin göklerine bakıyordu. *** Srebrenica katliamının 13. yıldönümü için oradaydık bu defa. Bosna’da, savaş sırasında kurulmuş, silahlara mermi, çocuklara mama taşımış, mutfaklarından elleri boş dönen yaşlı ve artık yalnız annelerin gözyaşlarını silmiş bir yüz akı kuruluşun, İHH’nın (İnsani Yardımlaşma Vakfı) davetiyle, Srebrenica trajedisini biraz daha duyurmak için gitmiştik oraya. Saraybosna’ya iner inmez, İnsani Yardımlaşma Vakfı’nın desteklediği, orada yoksullara el uzatan, yetim çocuklara sıcak yemek ve yatak veren, yuva olan Sümeyye Vakfı’na davet edildik. 16 yıldır çalışıyor bu vakıf. Çünkü 16 yıldır Saraybosna sokaklarında aç ve sahipsiz çocuklar var. 16 yıldır örümcek ağlarını germiş Boşnak çocuklarını bekleyen uyuşturucu tacirleri, ortalıkta cirit atan kokain ajansları, çeteler, bataklık timsahları var. Vakfın başkanı, yaşlı bir hanım. Son derece zevkli giyimiyle, savaşın bile boyun eğdiremediği asil Boşnak Osmanlılığıyla Suada Koco hanım, bizleri ağırladıktan sonra kısa bir konuşma yaptı. Faaliyetlerini anlattı. Zor şartlarda çalıştıklarını; ama işin başa düştüğünü söyledi. Sonra yola çıktık. Bu defa Gorajde’ye gidiyorduk. Gorajde, savaşta en çok zarar gören şehirlerden biriydi. En çok katliam yapılan şehirlerdendi. Benim için ise bunların yanında bir de dünya edebiyatının en büyük şairlerinden birinin yaşadığı şehirdi. Abdullah Sidran’ın.. Göremedik Sidran’ı maalesef. Ama Nejat’ı gördük! Nejat, gerçek bir gazi. Hala buğusu üstünde taze bir gazi o. Ama savaşın artık bittiğini birisinin söylemesi gerekiyor ona. Tek bir dakika durmuyor. “Çocuklarını” yönetiyor, mikrofonu alıp uzatıyor, yemekler için koşturuyor, hatırladığı birinin boynuna atılıp İstanbul’u soruyor, kültür merkezinin faaliyetlerini anlatıyor, nefes nefese “İHH’nın açtığı tek kültür merkezine karşılık burada oldukça iyi şartlarda faaliyet gösteren 27 misyoner kuruluşundan bahsediyor, her karşılaşma gibi bu karşılaş(tır)ma da Nejat’ın gözlerindeki inatçı ve direkten dikbaşlılığı körüklüyor, gözleri yanıyor, gözleri parlıyor, ortalıkta dönüyor, dönüyor, dönüyor, dönüyor� Kafatası en az bir kere açılmış sanırım. Nejat’ın, çılgınlığı, alnını büyük ve dikişleri olan bir deri Hilâl’le süslemeye kadar vardıracağını sanmam. Ayrıca sağ kaşının yerinde de büyükçe bir krater mevcut. Uzun, iri bedeni, at kuyruğu saçlarıyla ortalıkta döndükçe, onun sonradan öğreneceğim çetin çarpışmalar içindeki halini hayal etmeye çalışıyorum. Gorajde, etrafındaki dağlar tarafından avuç içine alınmış bir küçük Boşnak şehri. Tepelere çıkıp gördük. Ağır silahlar, tanklar ve mitralyözler, Boşnak savaşçılar tarafından alay eder gibi yeşile boyanmış. Ama haklılar. Gerçek bir yaşama sevinçleri, gerçek bir mizah duyguları var bu adamların. Nasıl mı yeşile boyanmış. Şehrin içinden yürüyüşe geçmişler. 110 km. civarında bir yolu yürüyerek vadiyi aşmışlar ve Sırplar’ı arkadan çevirerek teslim almışlar. Borudan silahlarla. Evet, tabancalarla ve derme çatma borudan silahlarla filan. Gorajde’de de delik deşik olmayan ev yok. Orada da insanları biyolojik olarak sevmeyen canlı türünün hedefi olmamış tek ev, tek bir duvar yok. Ertesi gün kahvaltımızı yapıyoruz. Tabii Nejat yine hareket halinde. Herkesin böreğini önüne koyuyor. Ayranını da. Bu adam n’apıyor, diye düşünüyorum sabahlık gözlerimi ovuştura ovuştura. Ama, sanırım şunu unutuyorum. Benlik ve bencillik, Hz. Peygamber’in söylediği üzere, ancak böyle bir savaşta öldürülebilinir. Silahlarla yapılan savaşta değil. Nejat, sanırım bunu kestirmiş gözüne. Ve ortaya da hiperaktif bir dağ çıkıvermiş. Nejat’a sarılıyoruz. Kırk yıllık dostumuz o. Vedalaşıyoruz. Yine görüşeceğiz. *** Gorajde’den ayrılıyoruz ve Srebrenica yoluna sapıyoruz. Ama ne yol. Nasıl bir renktir bu ırmağın rengi? İlk defa gördüğümüz bir yeşil bu. Hasan Öztürk, Talha Öztürk, Tarık ve Mona Tufan, İsmail Kılıçarslan, Bahadır İslam ve bir otobüs dolusu insan, hayretler içinde ırmağın yol boyunca cilvelerini, işvelerini ve hepsinden daha gönül çelici olan rengini izliyoruz. Ormanlardan, kayalıkların arasından sıyrılıp ilerliyoruz. Srebrenica’ya� Yol boyunca Sırp kasabalarından geçiyoruz. Otobüsümüzü gören Sırplar, ellerini boğazlarına götürüyorlar. Kan dondurucu bir selamlaşma biçimi! Bu kadar güzel bir doğanın ortasında bu vahşi canlıların ne işleri var! İnanılır gibi değil. Bir matemi anmak için yola çıkmış insanlara; “Sizi keseceğiz!” diye işaret ediyorlar! Şehirlerdeki ışıklarda durduğumuzda, en kibar Sırp’ın tepkisi kayıtsızlık oluyor. Ama imâlı bir kayıtsızlık bu. İlginç bir sessizlik. Yolda bir yerde duruyoruz. Şoförümüz, biraz mutlu bir şarkıyı değiştiriyor radyoda. “Bu gün cenazemiz var!” diye açıklıyor. Biraz neşelenmiş otobüsün aymaz yolcuları bizler, hemen hizaya geliyoruz. Mola yerinde indiğimizde bizi uyarıyor tekrar: “Fazla uzaklaşmayın. Yoldan çıkmayın. Mayın olabilir!” İşte o zaman, tam o anda mayının soğuk nefesini yüzümüzde hissediyoruz. Bosna toprağının altından, hiç de zambaklar gibi yavaşça değil, hiç de zambaklar gibi barışçıl değil, hiç de zambaklar gibi muştulu değil, hiç de zambaklar gibi güleç değil�birdenbire açan bu korkunç çiçeklerin nice delikanlının bacaklarını gövdesinden ayırdığını hatırlıyorum o an. Nice insanın kalbini ve ciğerlerini alıp kucağına verdiğini hatırlıyorum. Süt dökmüş kedi gibi otobüsümüze giriyoruz. İlerliyoruz. Sonsuz güzel yeşillikler. Sonsuz güzel tabiat. Yaratıcısının, içine sonsuz güzel bir ezgi de koyduğu, sonsuz güzel vadiler� Ve Srebrenica! Kırk veya elli bin kişi. Mustafa Ceric hutbede. Cuma namazı. Sesi dalga dalga yayılıyor ormanların üzerine. İçinde, yukarıya, başlığa da aldığım, Aliya’nın gerçekten yalnız ve gerçekten güzel halkına söylediği o sözlerin de olduğu konuşması uzayıp gidiyor. Mahşer yeri gibi bir tenhalık. Bir tuhaf sessizlik. Elli bin kişinin aynı şey için sustuğu, ses duvarını aşan bir sükût! Ceric, halkının derinden yanmış, yıkılmış kalplerine Kuran’dan ayetler okuyarak cesaret ve metanet telkin ederek sürdürüyor konuşmasını. Hiçbir şey anlamıyorum konuşmasından. Yanımda diz çökmüş, yere bakan insanların yüzünden okumaya çalışıyorum konuşmasını. Derin yarıklarla yüzleri, aklaşmış saçlarla başları hiç kımıldamıyor insanların. Büyük bir acı, 13 yıl önce bu yüzlerin çizgilerini dondurmuş. Ceric’in konuşmasının sonuna doğru, nihayet o zaman, tanıdık bir şeye rastladım bu yüzlerde. Gözlerinden boşanan ılık dua, yüzlerinin o ana kadar hiç kımıldamamış derin çizgilerinin aralarından akarak çenelerini dönmeye ve boyunlarını ıslatmaya başlıyor. Bunu tanıyordum biraz. Bu, artık benim de anlayabileceğim bir şeydi sanırım. Bir parça teskin edilmiş korkunç acı, artık böylece benim de anlayabileceğim bir eşiğe kadar inmişti: Anlayabileceğim, ama asla anlatamayacağım bir eşiğe kadar� Bu kadar. Sevgili Defne Er; Döndüğümde, dergide çay içerken yazmamı istediğiniz şeyler bu kadar. Ama emin olun, burada bitmiyor hepsi. “Düşmanlarına tek borcu adalet olan” adamın ülkesinin bende bıraktığı izlenimler, içimde açtığı oyuklar, burada bitmiyor. Ama insanın derisi bir çeliğin ucuyla kaldırıldığında ne yaparsa, ben de onu yaptım. Açılan yeri anlatmaktan korktum. Tersine, onu kendim için tedavi ettim bu yazıyla. Ama yara hala içeride. Biliyorum. Ve o da tıpkı “Hakikat” gibidir. Toprağa ya da gövdeye gömülmüş olması önemsizdir: Toprağın ya da derinin altında ilerler çünkü. selahattinyusuf@gmail.com Selahattin YUSUF - Aktüel (Haber 7) 01.08.2008 ![]() Selam doğru yolda gidenleredir Sevgilim, kapımı çaldı aydınlık, Baygın gözlerimi aldı aydınlık, İçimde tıkandı, kaldı aydınlık, Bu aydınlık beni boğmak üzeredir. 1923 NFK Başarılar gelir geçer asaletin bize yeter |
|
| | #106 |
| Profesör Düşünürler grubu ![]()
Mesajlar: 4.132
Teşekkür etti: 1.599
Teşekkür edildi: 2.145
Forum Gücü: 81 Forum Puanı:32530 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Bekir COŞKUN[/b] bcoskun@hurriyet.com.tr Sevgili küfürbazım...SEN anlamazsın... Fikirler, düşünceler, tartışmalar kafa denilen organ ister. Senin çokça sözünü ettiğin organlarla anlayamazsın. Ben seni tanırım. Sevgili küfürbazım... (............) Bak; Anayasa Mahkemesi’nin "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı (yani merkezi) olduğuna" karar verdiği Başbakan ertesi gün (yani dün) neredeydi?.. Yüksek Askeri Şûra’nın başında... Oradaki görevlerinden birisi de "laiklik karşıtı görüşlerin odağı" olmuş askerlerin Ordu’dan uzaklaştırılmasıdır, inanır mısın?.. Bu seni hiç rahatsız etmez... Tıpkı devletin en yüce mahkemesinin, "devletin temel ilkesini yıkmanın odağı (merkezi) olduğuna" karar vermesi, sonra da ona "Devleti sen yönet" denilmesi gibi... Bu da seni düşündürmeye yetmez... * Okumazsın... Düşünmezsin... Sormazsın... İktidarın evlere çorba dağıtmasından onların "bulunmaz" olduğuna karar verirsin de... 14 milyon insanın niye belediyelerin bir tas çorbasına muhtaç olduklarını hiç mi hiç sorgulamazsın... İşin bana küfretmek, sevgili küfürbazım... Kömür dağıtılıyor diye sevinirsin... Ama bu cennet yurdun üzerinde yaşayan her üç aileden birisinin niye devletin yarım ton kömürüne muhtaç olduğunu kendi kendine sormak aklına gelmez. Ben biliyorum; şimdi "Bu eski iktidarların suçu" diyeceksindir... Eminim... 1950’den bu yana, cenneti yoksulların cehennemi haline getiren iktidarlara sanki sen oy vermemişsin gibi... Demirel’den, Tansu Çiller’e kadar... Erbakan’dan, Mesut Yılmaz’a kadar... * Aslında bu cennetin sorunu sensin... Uygar ülkelerin insanlarının asla vazgeçemedikleri ve ülkelerinin uygar olmasını sağlayan o "ilgi, bilgi, ilke, yurttaşlık ahlakı, ses, tavır, akıl, fikir" sende yok... Yeteneğin bu: Kaypak kaypak küfretmek, sevgili küfürbazım... Bir gün Çok bunalırsan Denizin dibinde Yosunlara takılmış gibi soluksuz Sakın unutma gökyüzüne bakmayı Gökyüzü senindir Gökyüzü herkesindir ... |
|
| | #107 |
| Rektör Düşünürler grubu ![]()
Mesajlar: 7.094
Teşekkür etti: 3.404
Teşekkür edildi: 5.028
Forum Gücü: 146 Forum Puanı:58198 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Patlayan Kuran değil bina
Mühim bir sorunumuz var. Biz bina yapmasını bilmeyen bir toplumuz. Koca bir millet olarak son 50 yılda bina yapmasını komple unuttuk. Bina adını verdiklerimiz insanı kanser hastası yapacak kadar çirkin bir takım tuğla ve beton yığıntıları sadece. Ne dayanıklı, ne de güzel. Acıklı bir takım üst üste, yan yana hücreler. Ama kesinlikle bina değil. Mağara devri adamına ver aynı malzemeyi, o da aşağı yukarı bu kadar çirkin ve entipüftü şeyler yapmayı becerir. Bu ülke nasıl oldu da bu kadar geriledi insan inanamıyor. Zira çok uzak değil bundan yüz yıl öncesine kadar bu ülke insanı “gerçek” binalar yapmayı beceriyordu. Hem güzel hem dayanıklı olan sivil mimari örneklerinin üç beş arta kalanını memleketin her köşesinde görmek mümkün. Çayelili de yapabiliyormuş, Bursalı da yapabiliyormuş, Mardinli de Konyalı da... Bu topraklar gerçek bina nedir biliyor yani. Üç kuşak öncesi, zengin değildiyse bile bir görgüye sahipti ve haysiyetli, estetik ve dayanıklı binalar yapabiliyor, yaptırabiliyordu. Başka türlüsü düşünülemiyordu bile. Ama şimdi tümüyle unutmuş durumda. Sadece 100 yıl içinde 10 bin yıl geri gidebilmiş bir ülkeyiz. Açıklamalara şiddetle muhtaç bir durum. Ben açık söyleyeyim apartmanlara zaten ama gökdelenlere falan da güvenmiyorum. Sadece boyu çok uzatılmış gecekondular gibi geliyor bana onlar. Zira ultra modern bir alışveriş merkezinde yağmur yağdığında camlardan içeriye şakır şakır su aktığını görmüş bir insanım ben. Yalıtımda bu kadar özensizlik varsa temelde niye olmasın? Yalıtımı da temeli de aynı adamlar yapıyor, aynı mühendisler denetliyor zira. Planlar pek güzel, pek doğru, pek depreme dayanıklı çizilmiş olabilir (şimdi durduk yerde Mühendisler Odasının protestolarını üzerimize çekmeyelim) ama uygulayan da bakalım o kadar özenli mi? Kaçak kuran kursu patladı, 18 yoksul kızcağız öldü, aileleri perişan oldu şimdi millet kaçak kuran kurslarına taktı. Takalım tamam ama patlayan kuran değil ki! Patlayan ne kuran ne kurs. Patlayan bina. Yani Konyalı da olsa, Çayelili de olsa, Mardinli de olsa Türklerin (ve Kürtlerin) yapmayı beceremedikleri o “şey”. Ne temelini, ne planını, ne tesisatını, ne çatısını, ne giderini, ne fosseptiğini ne bahçesini becerebildikleri o “şey”. Bundan bir iki hafta önce hatırlarsanız bu ülke köpük faciasını da yaşadı. Otelin birinde birkaç kişi saçma bir tesisat hatası yüzünden hayatını kaybetti. Turizmi sorgulayan oldu mu? Söz konusu binada diyelim fen dersleri, matematik dersleri ve hatta inkılap tarihi dersleri verilseydi durum değişecek miydi? Matematik öğrencileri hayatını kaybetseydi suçlu matematik mi olacaktı? Çağdaş, laik, demokratik eğitim veren okulların tesisatlarına, temellerine, çatılarına güveniyor musunuz yoksa siz? “Bu analar babalar nasıl insanlardır, nasıl evlatlarını buraya terk edebilmiş? Bu nasıl bir dini gözü dönmüşlüktür? Kuran kurslarının hepsini derhal yasaklayalım” diye feveran etmiş bir okur. (Okurlar karışıyor böyle arada..) Üniversitedeki ilk yılım korkunç barakalarda geçti. Zira binası henüz olmayan üniversiteleri eğitime açmak gibi saçma bir huyumuz vardı. (Halen var mıdır bilmiyorum) Ana binanın inşaatı devam ederken bizleri de barakalara tıkmışlardı. Çok soğuk günlerde aynı kampus içindeki Atatürk Eğitim Fakültesi’nin sınıflarında ders görürdük zira barakalarımıza ısıtma tertibatı yapmak kimsenin aklına gelmemişti. (Burası Antalya ya! Veya bizler kutup ayısıyız ya...) Biraz daha güvendeyiz derken rüzgarlı bir günde iki sıra arkamdaki kızın başına çerçevesi ve camıyla birlikte komple pencere düşmüştü. Dehşet verici bir şeydi. On on beş dikiş atılmıştı kızın başına. Kuran kursunda değildik, siyasi bilimler dersindeydik. Bu durumda ne diyeceğiz? “Bunlar nasıl analar babalardır, bu nasıl bir ‘fenni’ gözü dönmüşlüktür? Üniversitelerin hepsini yasaklayalım” mı? Resmi veya sivil, okul binalarımız da çok kötü, iş yerlerimiz de çok kötü, evlerimiz de çok kötü... Kuran kursu olarak kullanılan bina da tabii ki kötü. Bina yapmasını bilmeyen toplumlar ilkel toplumlardır. Binalarına bakıp zihni gelişmişlikleri hakkında bir fikir sahibi olabilir insan. Türkiye topraklarını fazlasıyla gezmiş biri olarak söylüyorum ki manzara feci. Mutlu Tönbekici Vatan Gazetesi 04 08 2008 ![]() Selam doğru yolda gidenleredir Sevgilim, kapımı çaldı aydınlık, Baygın gözlerimi aldı aydınlık, İçimde tıkandı, kaldı aydınlık, Bu aydınlık beni boğmak üzeredir. 1923 NFK Başarılar gelir geçer asaletin bize yeter |
|
| Mesaja teşekkür eden: (3 Kişi) |
| | #108 |
| Grup Lideri Kemalistler ![]()
Mesajlar: 3.846
Teşekkür etti: 2.690
Teşekkür edildi: 3.596
Forum Gücü: 83 Forum Puanı:34205 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | DARBE İDDİALARINA NE OLDU? Aylardan beri bu Ergenekon soruşturması bir darbe soruşturması deniliyordu, halbuki iddianamede darbe ile ilgili hiçbir şey yoktur. Peki ne oldu o darbe iddiaları ? Kamuoyu aldatıldı mı, yoksa işin içinde başka şeyler mi var, bunlar neden açıklanmıyor? Ergenekon iddianamesi nihayet geçtiğimiz Cuma günü İst. 13. ağır ceza mahkemesi tarafından kabul edildi ve açıklandı. Böylece yargılama sürece de başlamış oldu. İlk duruşma 20 ekim 2008 günü Silivri kapalı cezaevinde yapılacaktır. 2455 sayfadan oluşan iddianamenin internette yayınlanması ile birlikte televizyonlar ve gazeteler ilgi çeken bölümlerini yayınlamaya başladılar. Bu arada çok ciddi eleştiriler ile iddianamedeki yanlışlar ve tutarsızlıklar da yüksek perdeden seslendiriliyor... Biz basında yapılan eleştirilerden bazılarını aşağıda özetleyeceğiz ve yargıya güvenilmesini de tekrarlayacağız. Basında Eleştiriler Ergenekon soruşturması ve iddianamesi ile ilgili basın ve yayın organlarına yansıyan eleştirilerden bazıları şöyle: İddianame 2455 sayfa olarak çok uzun, içine gereksiz bir çok konular yerleştirilmiş. Bu türlü davaların çok uzun sürmesi ihtimali yüksek, bu da davalıların mağduriyetine sebep olur. İşte bu şimdiden ortaya çıkmıştır. Adamlar 13 aydan beri hiçbir duruşma yapılmadan hapis yatıyorlar. Bu bir haksızlıktır. Sinan Aygün'ün işyerine önceden tabanca saklanması ve bunun kendileri tarafından ortaya çıkarılması ve bir süre sonra orada arama yapılması, insanları şüphelendiriyor. Acaba arama yapılacağı zaman ele geçirilmesi için bir tuzak olarak mı oraya saklandı bu tabanca? İşçi Partisi merkezinde arama yapılırken bir Danıştay krokisi bulunmuş ve bu Danıştay cinayetine delil olarak gösterilmişti. Bu sonradan anlaşıldı ki bir yandaş gazeteden faks yoluyla gönderilmiş bir kroki idi. Üzerinde gönderen o gazetenin telefon numarası vardı. Buna rağmen bu konu yine de iddianamede delil olarak gösterilmiştir. Böyle bir çok konu bulunmaktadır iddianamede. Bütün bunlar ortada bir takım bilinçli hazırlanmış komplolar olduğunu mu gösteriyor? CHP Genel Başkanvekili Kemal Anadol bunun için bu iddianame adaletin ayıbıdır diyor. Aylardan beri bu Ergenekon soruşturması bir darbe soruşturması deniliyordu, halbuki iddianamede darbe ile ilgili hiçbir şey yoktur. Peki ne oldu o darbe iddiaları ? Kamuoyu aldatıldı mı, yoksa işin içinde başka şeyler mi var, bunlar neden açıklanmıyor? Eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, ”bu iddianamede yapılan dinlemeler ve telefon konuşmaları delil olarak bir anlam ifade etmezler, çünkü bu dinlemeler mahkeme kararı olmadan elde edilmiştir. Mahkeme kararı olmadan yapılan dinlemeler delil olarak kullanılamaz” diyor. İddianamede mesela bir takım ağır iddialar ileri sürülüyor ve peşinden de bu konuda delil elde edilememiştir deniliyor. Madem öyle ise, delil yok ise, ne diye o iddiaları buraya yazıp insanları lekeliyorsunuz... Kısacası iddianame hakkında yığınla eleştiri yapılmaktadır ve bunlar gazetelerde yayınlanmaktadır. Yargıya güvenmek gerek Hemen söyleyelim açıklanan adı üstünde iddianamedir. Karar değildir. Bunlar savcılığın ileri sürdüğü iddialardır. Duruşmalar başladığı zaman, mahkeme heyeti, sanıklar ve avukatları açık biçimde konuları ortaya serip hangisinin delil ve dayanağı var, hangisi asılsız iddiadır ortaya konulacak ve yüksek mahkeme de ona göre değerlendirmeler yapacak ve sonunda kanunlara ve vicdani kanatlarına göre hükümlerini vereceklerdir. Dolayısıyla biraz sabırlı olmak ve de yüksek mahkemeye güvenmek gerekir diye düşünüyoruz. Dileğimiz, yüce Allah'ın herkese ve ülkemize hayırlar ve iyilikler ihsan etmesi ve her türlü kötülüklerden korumasıdır... Prof. Dr. Zekeriya BEYAZ ![]() "Uçurum kenarında yıkık bir ülke türlü düşmanlarla kanlı vuruşmalar yıllarca süren savaş, ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan Yeni Vatan, Yeni Sosyete, Yeni Devlet İşte Türk Genel Devrimi" ηє мuтℓu тüяк'üм ∂iyєηє.. |
|
| Mesaja teşekkür eden: | Tuğrul Bey (05-08-08) |
| | #109 |
| Doçent Huzur Pınarı ![]()
Mesajlar: 2.604
Teşekkür etti: 1.232
Teşekkür edildi: 1.087
Forum Gücü: 30 Forum Puanı:10055 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
ZİHNİYET BU MALZEME BU ! Gel de bu adamların söylediklerine inan "Laikçi olsun çamurdan olsun zihniyeti hâlâ kol gezmek istiyor. Hadi buyur buradan yak!.." İlginç bir analiz, sonuna kadar okuyun. Turbo takiyye! Bir gazete yöneticisi bir süre önce aynen şunları yazmıştı: "Bu ülkenin laik insanları, dindarlardan asla nefret etmiyor. Buna şiddetle itiraz ediyorum. Ne geçmişte etti, ne bugün ediyor, ne de yarın edecek. Tam aksine, laik insanlar dindarlara, bazı dindarların onlara gösterdiği saygıdan çok daha fazlasını gösteriyor." Yazısının sonraki bölümlerinde dindarlık, din, iman gibi konularda bol bol akıl fikir vermişti Türk halkına. Aradan çok değil, birkaç ay geçmeden The Times gazetesinden Janice Turner, 'İslam ve Türkiye'deki Büyük Türban Savaşı' adlı bir inceleme yayınlamak için birçok kişiyle mülakat yapıyor. Elin gazetecisi bizimkiler gibi tek gözlü, yarım beyinli, ideolojik saplantılı olmadığı ve gün aşırı yediği yalanlamalarla 'tekzip manyağı' yapılmadığı için haberciliğin hakkını veriyor tabii. Bayan Turner, meselenin tüm taraflarıyla görüşmelerde bulunuyor. Görüştüğü kişilerden biri de bir bilim kadını: Aysel Ekşi. Ekşi Hanımefendi sadece bilim kadınlığı kimliğiyle değil, kendisini "Tarassut Köpeği" olarak tanımlayan ve girişte bir yazısından örnek verdiğim beyefendinin yönettiği gazetenin başyazarının eşi. Bunları ben uydurmuyorum ha, şimdi yine sinirlenip, köpürmesinler. Bizzat Bayan Turner yazıyor. Neyse Aysel Hanım ile yaptığı mülakattan sonra, 'Birazdan Cumhurbaşkanı'nın eşi Hayrünnisa Gül ile buluşacağım.' diyor. Vay sen misin bunu diyen. Bayan Ekşi küplere biniyor ve -Turner'in bizzat aktardığına göre- masayı yumruklayıp var gücüyle bağırıyor: "O kadından nefret ediyorum!" Hani bir bilim insanından üstelik uzmanlığı psikiyatri olan birinden bu savrulmaya şahit olmak ayrı tartışma konusu. Ancak medya halay başının bir süre öncesinde buyurduğu, "ne münasebet laikler dindarlardan nefret etmez!" türü cümlelerin de eğer saflıktan kaynaklanmıyorsa bir "turbo takiyye" işareti olduğunun da kanıtı. 2002 seçimlerinden önce bugünün muhalefet lideri, bir yanına Zülfü Livaneli, diğer yanına aldatma ve pop-din (bu kavramı da uydurttunuz ya helal size!) Yaşar Nuri Hoca'yı -Hani şu Çıplak Uyarıcı olan- almış Kayseri Cumhuriyet Meydanı'nda bangır bangır bağırıyor: "Devletin temel kurumlarıyla çatışma içine girip girmeyeceği belli olmayan partileri işbaşına getirmeyin." Millet CHP'yi de iki seçimde oy vermeyerek sandığa gömüyor ve ülke epey badireli günler geçiriyor. Evlerden bombalar, kasalardan suikast planları, ahizelerden olmadık galiz küfürler ve balçıktan bir dünyanın iç yüzü fışkırıyor. Ve bir gün geliyor bir CHP yetkilisi tüm ülkenin yüzüne baka baka şöyle haykırıyor: "Hükümetle Genelkurmay arasında oldukça sıcak bir ilişkinin olduğu kanısındayım." Hadi buyur buradan yak! Seçim öncesi ve sonrası, tüm konuşmalarında AK Parti'yi devlet içinde uyumsuzluk ve gerginliğin merkezi gibi göstermeye kalkanların düştüğü durumu fark edememeleri ilginç değil mi? Bitmedi tabii... Bir dönem artık tüm makyajlarını dökerek direkt olarak politik bir görüntü arz eden YÖK ve rektörlerin oluşturduğu grup, o dönemde yapılan rektörlük seçimlerinin ve tercihlerinin demokrasi için ne tür bir yüz karası dönem olduğunu çok çabuk unutuyor. Ve dönemin CHP'si yapılan seçimlere, tercihlere ve atamalara 'gık' dahi etmiyor. 3 oy, alan 300 oy alanın yerine atanıyor ve başta Ergenekon-Andıç medyası olmak üzere, rektörler, YÖK ve bittabii CHP suspus bakıyor. Yine aradan bir vakit geçiyor. Yeni rektör seçimleri oluyor. Önceki kadrolaşmadan birçok kişinin 'Laikçi olsun çamurdan olsun' zihniyeti hâlâ kol gezmek istiyor. Bunun siyasi ve medya uzantıları da gizli-açık bunu resmen destekliyor. Ve hatta geçmiş dönemde 'O kadından nefret ediyorum.' diyen bilim kadınının kocasının bizzat rektör atamaları için kulis telefonları ettiği açıklanıyor. Ve CHP şu içerikte bir basın toplantısı yapabiliyor iyi mi? "Efendim eskiden de atamalar demokratik değildi, ama biz eski cumhurbaşkanına bilerek ses çıkarmadık. Zira AKP'nin ekmeğine yağ sürmüş olacaktık!" Zihniyet bu! Malzeme de... Şimdi gelin de bu adamların yazdıklarına, çizdiklerine, dediklerine inanın. Bunlara oy verin, gazetelerini alın, haberlerini izleyin... Şairin dediği gibi: Hehehey de Taranta-Babu Hehehey! M. NEDİM HAZAR - ZAMAN "Sistemden beslenenler sistemi değiştiremezler." guzel goren guzel dusunur,guzel dusunen hayatından lezzet alır. BSN |
|
| | #110 |
| Öğretim üyesi Kemalistler ![]()
Mesajlar: 868
Teşekkür etti: 259
Teşekkür edildi: 563
Forum Gücü: 9 Forum Puanı:2616 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Bu nasıl bir memleket inanamıyorum.. Yani tüm insanları, tüm kurumları ile nasıl bu kadar tepkisiz olabiliyoruz, aklım almıyor.. Şu Şaban Dişli olayı.. Dünyanın herhangi bir uygar ülkesinde olsa yer yerinden oynamış, ülkede taşlar yer değiştirmişti.. Bizde çıt yok.. Yeri yerinden oynatması gerekenlerin üzerine ölü toprağı serpilmiş.. Sorumlu olması gerekenlerin kılı kıpırdamıyor.. Düşünebiliyor musunuz?.. Silivri'de konut alanı bir arsa, 30 dönüm.. Köylünün elinden 3.4 milyon dolara satın alınacak. İşi kuranlarda bu para yok.. Denizbank'tan kredi temin edilip ödeniyor. Sonra arsa, belediye kararıyla Ticari alana çevriliyor. Değeri artıyor.. Sonra gene belediye kararıyla inşaat alanı 3 misli artıyor. Bir değer katlaması daha.. Ve işi planlayan ortaklar, 18 Ocak 2008'de 3 milyon 450 bin dolara aldıkları arsayı, üç, topu topu 3 gün sonra, 21 Ocak'ta Kipa'ya 14.3 milyon YTL'ye satıyorlar.. Yani üç gün içinde, ceplerinden tek kuruş çıkmadan, hiçbir zahmete girmeden tam 10 milyon dolar kazanıyorlar.. İşi yapanların başında, belgesi elde, gazetelerde yayınlandı, imzasıyla Şaban Dişli var.. Şaban Dişli kim?.. İktidar partisi AKP'nin Genel Başkan Yardımcısı.. Bugün ülkeyi yöneten, hem de demokrasi adına tek başına bildiği gibi yöneten partinin 2 nolu adamı yani.. Şimdi dünya siyaset tarihinde böylesi skandal kaç tane var?.. Olayı ortaya çıkaran CHP bile doğru dürüst peşinden gitmiyor, nerde kaldı öteki muhalefet partileri.. MHP mi?.. Güldürmeyin beni.. Ötekiler parti bile değil zaten.. AKP'de tepkinin "T"si yok.. Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın kılı kıpırdamıyor.. "Partimizin alnına bir kara leke düştü. Bunu derhal temizlemeliyiz" diye gürlemiyor. Soruşturma sonuna, aklana kadar Dişli'nin partideki tüm görevlerini askıya almıyor. Medya?.. Ya medya?.. Sözüm ona muhalif medyada, Vatan dışında işin vahametinin farkında olan yok.. Bu haberi görmezden gelen bizimkilere soralım.. İşin içinde Şaban Dişli değil de, Veli Küçük olsaydı, kaç gün manşetten inmezdi?.. Allah razı olsun, bir tek Nazlı Hanım, olayı "Arsa spekülasyonu"na indirdi ama gene de konuyu ele aldı.. Hangi arsa spekülasyonu.. Köylü resmen uyutulmuş.. Dolandırılmış.. Onların sırtından 10 milyon dolar rant yaratılıp paylaşılmış.. Kim yapmış işi?.. O köylünün oyuyla iktidara gelmekle gurur duyan partinin Genel Başkan Yardımcısı.. Gene o partinin belediyesinin desteğiyle.. Bakın.. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya'da hükümet çoktan gitmişti.. Öylesi bir skandal.. Rezalet.. Fiyasko.. Bizde kimsenin umurunda değil.. Alıştık da ondan.. En fecisi de bu.. Biz rezilliğe alıştık.. Tuzla'da resmen, alenen, bile bile cinayet işlendi geçen hafta?.. Kaç kişi tutuklandı?. 17 çocuk öldü. Görevini ihmal eden kaç sorumluya işten el çektirilip hesap soruldu?.. Doğumevinde elliden fazla bebek, dünyayı tanımadan ölüme yollandı, gene bilerek.. Gene ihmal sonucu.. Sorumlu kim bilen var mı?.. Bu ülkede her türlü rezillik var, ama sorumlu yok.. Ne "Ben sorumluyum" diye biri ortaya çıkıyor.. Ne de sorumluyu arayan devlet yetkilisi.. Savcı?.. Ölen öldüğüyle kalıyor.. Milyonla çalan mesned-i izzette serefraz.. Bu nasıl memleket yahu?.. Bu ne biçim memleket?.. HINCAL ULUÇ Bir Girdap Gibi Bir Girdap Gib Bir Girdap Gi Bir Girdap G Bir Girdap Bir Girda Bir Gird Bir Gir Bir Gi Bir G Bir Bi B . |
|
| Mesaja teşekkür eden: | Scнiивея (16-08-08) |
| | #111 |
| Grup Lideri Düşünürler grubu ![]()
Mesajlar: 20.049
Teşekkür etti: 15.446
Teşekkür edildi: 15.498
Forum Gücü: 441 Forum Puanı:184753 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Yeni şeyler söyleme zamanı Zülfü Livaneli ![]() Dünyanın neresinde doğmuş olurlarsa olsunlar, büyük insanlar, benzer düşünceleri dile getirir. Din, dil, ırk ya da zaman farkı, doğruyu görebilen gözleri engellemez. 13. yüzyılda Mevlânâ Celaleddin Rumi “Dünle beraber gitti düne ait ne varsa cancağızım Bugün yeni şeyler söylemek lazım!” demiyor muydu? Yüzyıllar sonra Albert Einstein da şunları söylüyor: “Hiçbir sorun, o sorunu yaratan zihniyetle çözülemez.” Yani, yeni şeyler söylemek gerekiyor. *** Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor ama biz hâlâ aynı isimler ve aynı düşünceler çevresinde tökezleyip duruyoruz. Bu yüzden de sorunlarımız çözülemiyor, tam tersine gitgide daha da ağırlaşıyor. Dün gazetelere baktım, yaklaşan yerel seçimlerin adaylarına göz gezdirdim. Hep bildik isimler, kırk yıldır tezgâhta olan mallar. Ne düşünceler yeni, ne de kişiler. Bir çeşit “dön baba dönelim!” oyunu. *** Amerika’ya bakın her seçimde yeni adaylar yarışıyor. Demokrat Parti sekiz yıl önce Al Gore’u aday göstermişti, geçen seçimde John Kerry’yi çıkardı, bu kez de Obama’yı. Bizim yöntemi izleseler Al Gore’un 15-20 yıl aday olarak kalması gerekirdi. Ama olmadı, yapmadılar. *** Ankara’nın değişmez bir siyasi kliği var. İnsanlar bu işten ancak ölümle ayrılıyor. Düşünüyorum da bugün Ankara’da siyaset yapanlar bu işe başladıklarında bilgisiyar, internet, cep telefonu vs. yoktu. Dünya iki kutupluydu. Amerika ile Sovyetler Birliği arasında nükleer harpten korkuluyordu. Türkiye, komünist dünyaya karşı bir tampon ülke olarak düşünülüyordu. Yeşil Kuşak denilen projenin parçasıydı. Doğu Bloku denilen ülkelerle hiçbir ilişki kurulamazdı. Bugün bunların hepsi değişti. Eski komünist ülkeler Avrupa Birliği çatısı altına girdi. Polonya bile Batı’nın askeri bir sıçrama tahtası oldu. Rusya ve Çin dünya kapitalizminin sayılı aktörleri haline geldi. Ama Ankara aynı kaldı. Değişmedi. Daha doğrusu, okyanus ötesinin ve Avrupa’nın etkisiyle değişme sürecine girdi ama özellikle muhalefet bu işe akıl erdiremediği için, sürece müdahil olamadı. Yeni şeyler söyleyemedi. Eski sorunları, o günün zihniyetiyle çözme yanlışına saplandı kaldı. *** Türkiye mutlaka ama mutlaka yenilenmek zorunda. Osmanlı da son döneminde yenileşmeye direniyordu ama gelip değiştirdiler. Ağır bedeller ödendi enkazdan, yeni düşüncelere sahip bir lider çıktı. *** Ankara, geçen yüzyılın ilk yarısında doğmuş kadrolarla bu işi yürütemez. Ve bu sadece yaş meselesi değildir. Zihniyet meselesidir. Ne yazık ki bizdeki çoğu genç politikacının zihni de Soğuk Savaş döneminde biçimlenmiş. *** Unutmayalım biz sorunları çözmezsek zamanı gelir, sorunlar bizi çözer! ![]() Seni neden sevdiğimi düşündümde bulamadım Bir sebep olsun istedim öyle çoktu ki sayamadım Kaptırdım kendimi birsürü yalanlara Ama en sonunda anladım Seni sen olduğun için çok, çok seviyorum Bu sevgiyi sende bulduğum için yaşıyorum |
|
| Mesaja teşekkür eden: | Bir Ben Eksiktim (19-08-08) |
| | #112 |
| Doçent Huzur Pınarı ![]()
Mesajlar: 3.205
Teşekkür etti: 1.417
Teşekkür edildi: 1.871
Forum Gücü: 51 Forum Puanı:20206 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Aydın Doğan Neyin Peşinde, Nasıl Zengin Oldu, Kimlerle İşbirliği Yapıyor? Doğan'ın zengin edilmesi operasyonu diğer otomobil bayilerine üretim kısıtlı diye günde 3 araba gönderilirken Doğanın bayisine günde 300 araba gönderilmesiyle yapıldı. Zaten çok büyük olan araç talebini İstanbul'da tek karşılayabilen bayi haline getirilen Aydın Doğan kısa zamanda zenginleşti. Bunun ardından Milliyet'i o zamanki sahibi Ercüment Karacan'dan almak için teklif yaptı. Bu teklif gazetenin esas gücü Abdi İpekçi ve ekibi tarafından ret edildi. Bunun sebebi Abdi İpekçi'nin, Doğan'ın arkasındaki gücün kim olduğunu bilmesi ve bunun peşinden neyin geleceğini tahmin etmesiydi. Abdi İpekçi'nin direnişi yüzünden akamete uğrayan medyayı ele geçirme planı İpekçinin daha sonra zavallı bir delinin üstlendiği son derece profesyonelce bir suikastle ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşti. Bugüne kadar kendilerini çok solcu görerek İpekçi suikastini "her zamanki şüphelilere" yamayanlar nedense hiçbir zaman bu suikastten ticari yarar sağlayan odakları göremediler. Ya da görmek istemediler. Aydın Doğan'ın Türkiye'nin bir otomotiv üretim üssü olmasını nasıl engellediğini bilir misiniz peki? Bundan yıllar önce Japon Mazda firması Türkiye'de bir fabrika açmaya niyetlendi. Bize tam bir teknoloji aktarımı yapacak ve bir süre sonra üretimi tamamen bize bırakacaktı. O dönemde Koçlar tenekeden İtalyan arabalarına kuş isimleri verip bizlere satmakla meşguldü. Bu proje için Halis Toprak seçildi. Bir Japon heyeti gerekli görüşmeleri yapmak için Türkiye'ye geldi. Bu sırada Doğan'ın ekipleri haberi almış ve Japonların peşine düşmüştü. Türkiye'de Toprak Holdingin Japonlarla fabrika kuracağı haberini hemen Koçlara yetiştirdiler. Sonra bir anda Milliyet gazetesinde Toprak Holdingin bir firması hakkında vergi yolsuzluğu iddiaları başladı ve devlet göreve davet edildi. Piyasaya da birileri Toprağın firmasının zor durumda olduğu haberini yayıyordu.Kısa sürede panikleyen müşteriler alacaklarını hemen isteyince firma cidden krize girdi ve anında görev başına koşan maliye tarafından el konuldu. Bu olaylardan sonra Toprak Japonlarla ilişkisini kesti ve aynı anda Milliyetin haberleri de duruverdi. Bizlerde tenekeden yapılma arabalara binmeye devam ettik. Japonların ikinci bir girişimi de ünlü bir i |