| |
| |
![]() |
![]() | | Konu Seçenekleri | ![]() |
| | #1 |
| Haftanın Moderatörü ![]() ![]() Mod. denetleyicisi | KİMDİR 25 Şubat 1907'de Gümülcine / Iğrıdere'de (Eğridere?) doğdu. İlköğrenimini Üsküdar, Çanakkale ve Edremit'te yaptı (1921). Balıkesir ve İstanbul Muallim Mektebi'ni bitirdi (1927) ve ayni yıl Yozgat Cumhuriyet İlkokulu'na öğretmen oldu. Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla 1928'de Almanya'ya gitti, Almanya'da Postdam ve Berlin'de öğrenim gördü. Dönüşünde çeşitli okullarda öğretmenlik, Devlet Konservatuvarı'nda dramaturgluk yaptı. 1930 yılı Martında yurda döndü, Aydın ve Konya'da öğretmenliğini sürdürdü. 1931 yılında bölücü propaganda yaptığı ihbarı üzerine 3 ay tutuklu kaldı. Nazım Hikmet'le tanışarak, onun çalıştığı Resimli Ay'da öykülerini yayımlamaya başladı. Hey anavatandan ayrılmayanlar Bulanık dereler durulmuş mudur? Dinmiş mi olukla akan o kanlar? Büyük hedeflere varılmış mıdır? Asarlar mi hâlâ hakka tapanı? Mebus yaparlar mi her şaklabanı? Köylünün elinde var mı sabanı? Sıska öküzleri dirilmiş midir? Cümlesi belî der En-el Hak dese, Hâlâ taparlar mi koca terese? İsmet girmedi mi hâlâ kodese? Kel Ali'nin boynu vurulmuş mudur? Koca teres kafayı bir çekince .................................... İskendere bile dudak bükünce Hicabından yerler yarılmış midir? dizeleriyle Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı (1932), bir yıla hüküm giydi, Konya ve Sinop Hapishanelerinde yattı, 1933'te memuriyet kaydı silindi. Cumhuriyet'in onuncu yıl dönümünde çıkarılan afla hapisten çıktı(29 Ekim 1933). Yeniden memur olabilmesi için bağlılığını ispatlaması istendi ve bu amaçla 15 Ocak 1934 tarihli Varlık'ta (13. Sayı) "Benim Aşkım" başlıklı, Sensin kalbim değildir, böyle göğsümde vuran, Sensin "Ülkü" adıyla beynimde dimdik duran Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye Hisler kambur oluyor dökülüyor yazıya Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi'ye Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor. dörtlüklerini de içeren Atatürk'e övgü şiiri yayımladı ve karşılığında MEB Talim Terbiye Dairesi Mümeyyizliği’ne atanarak işsizlikten kurtuldu (30 Eylül 1934). 1937'deki askerliğini takiben, önce Ankara Musiki Muallim Mektebi Türkçe öğretmenliğine, ardından çevirmen, öğretmen ve dramaturg olarak çalışacağı Devlet Konservatuarı’na atandı (1938). Çeşitli resmi kurulurlarda 1945 yılına kadar çalıştı. İşsiz kaldığı bir dönemde Aziz Nesin ile birlikte Marko Paşa' yı ve onun devamı olan mizah dergilerini çıkardı. Bu dergilerdeki yazılarında, yayın yoluyla hakaret ettiği savıyla yargılandı ve mahkum oldu. 1945'de Yeni Dünya gazetesinin, 1946'da Marko Paşa’nın nesrine katildi. Marko Paşa'daki yazıları yüzünden çeşitli kovuşturmalara uğradı, bunlardan birinden yedi aya hüküm giydi. 1948'de Zincirli Hürriyet' teki bir yazısından dolayı yine hakkında kovuşturma açılınca nakliyeciliğe başlayan Sabahattin Ali, 1 Nisan 1948'de yurt dışına çıkmak için anlaştığı, kendisine kılavuzluk yapan Ali Ertekin tarafından, Bulgaristan sınırı yakınlarında Sazara köyü civarındaki ormanda öldürüldü. Cesedi öldürülüşünden iki buçuk ay sonra (16 Haziran 1948) bulundu. Bulgaristan'a gizlice giderken öldürülen Sabahattin Ali olayı gündeme bomba gibi düştü. Gazeteler olayla ilgili her gelişmeyi okuyucularına duyuruyorlardı. İşin tuhaf yani gazetelerde benzer haberler yapıyordu. Öldürüldü öldürülmedi tartışmaları sürerken, daha önce Bulgaristan sınırında bulunan bir cesede otopsi yapılması gündeme geldi. Başvuru üzerine ceset mezardan çıkarıldı ve otopsi yapıldı. Ceset tanınmaz haldeydi ama doktorlar üzerindeki kıyafetlerden bu cesedin Sabahattin Ali'ye ait olduğuna kanaat getirdiler. Oysa cesedi bulan çobanlar çok farklı konuşuyorlardı... Hayatı kadar ölümü de bir başka hikaye olan Sabahattin Ali olayı bir sürü soru işaretleriyle Türkiye’nin tarihine geçerken, öldürülüş davası da bir daha açılmamak üzere öylece kapandı normal olarak... Şiirler, hikâyeler, romanlar yazdı, çeviriler yaptı. İlk yazıları Balıkesir’de Irmak dergisinde çıktı (1925/26). 1930'lu yıllarda öyküye gerçekçi ve yeni bir soluk getirdi. Öykülerinde, tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatır. İnsanın zavallılığını ve gücünü aynı sarsılmaz üslupla, zaman zaman masalsı ve destansı bir biçimde yansıtmayı başardı. ESERLERİ: ŞİİRLERİ: Dağlar ve Rüzgâr (1934) Değirmen Dağlar ve Rüzgâr (1965) Dağlar ve Rüzgâr, Kurbağaların Serenadı, Öteki şiirler (1988) tüm şiirleri ROMAN: Kuyucakli Yusuf (1837-1988) İçimizdeki şeytan (1940-1982) Kürk Mantolu Madonna (1943-1988) ÖYKÜ: Değirmen (1935) Kağnı (1936-1983) Ses (1927-1972) Yeni Dünya (1943-1982) Sırça Köşk (1980) OYUN: Esirler (1966) Sağlığında yayımlanmış dokuz kitabına, Varlık dergisinde tefrika edilen Esirler (1936) oyunu da eklenince on kitabı, yedi ciltlik bir külliyat halinde Varlık Yayınları arasında tekrar basıldı (1965/1966). Bütün Eserleri önce Bilgi, sonra Cem Yayınevi’nde yeniden basıldı. Yazar üzerine incelemeler arasında Kemal Sülker'in Sabahattin Ali Dosyası (1968), Asım Bezircinin Sabahattin Ali/Hayatı, Hikâyeleri, Romanları (1974), Kemal Bayram'ın Sabahattin Ali Olayı (1978), Filiz Ali Laslo ile Atilla Özkırımlının Sabahattin Ali (1979), Reşit M. Ertüzün'ün Sabahattin Ali Olayının Gerçeği (1985), Filiz Ali'nin "Filiz Hiç Üzülmesin" (1996), Ramazan Korkmaz'ın Sabahattin Ali (YKY 1997) adlı kitapları ve Almanya'da yayımlanan Elisabeth Siedel'in Sabahattin Ali Mystiker und Sozialist adlı çalışması sayılabilir. Hakkında Yazılanlar 1.Sabahattin Ali Mustaf Kutlu Dergah Y. 2.Sabahattin Ali Dosyası Kemal Sülker 3.Sabahattin Ali Filiz Ali Laslo- Atilla Özkırımlı 4.Sabahattin Ali Olayı Kemal Bayram 5.Boğaz'daki Aşiret Mahmut Çetin Edille Yayınları "Boğaz'daki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi"nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz. Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukarı, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı. Boğaz'daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e, Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri. Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller... Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır. ... Güzel bahçeli bir ilkokulun penceresinden dünyaya, hayretihasret ve biraz da bayat bayram şekeri kederiyle bakan, aklı canbaz,yanağı al, sesi çilek aroması bir çocuk oturuyor gözlerinde... |
|
| | #2 |
| Haftanın Moderatörü ![]() ![]() Mod. denetleyicisi
Mesajlar: 7.242
Teşekkür etti: 4.143
Teşekkür edildi: 5.624
Forum Gücü: 116 Forum Puanı:45083 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | ANI 1; Konuya yıllardır vakıf olanlar için tatlı dilli eşsiz bir dost, konuya (...) Haşim benim en sevdiğim şairlerden biri. Onu çok severdim. Üniversiteye kayıt olmaya giderken köprüde beni gördü. Hocamla birlikte yürüyoruz. Hocam da benim paketlerimi taşıyor. "Vay vay" dedi bana Haşim. Ben o zamanlar ufak tefek bir kızım. "Nereye?" "Okula kayıt olacağım." dedim. "Yaa demek o kadar büyüdün sen." dedi. Hakikaten Haşim'i çok severim çok. Hüzün verir bana. Biz sınıfta iki gruba ayrılmıştık arkadaşlarla. Bir kısmımız Haşim'ci bir kısmımız Yahya Kemal'ci. Ben Haşim grubundanım. Ama Yahya Kemal'i de taktir ederim. Süleymaniye Camisi inkar edilmez ki; Yahya Kemal'i inkar edelim! Değil mi?. Yahya Kemal Park Otel'de içki içiyor. Ama kimin yanında iciyor? Atatürk’ün! Atatürk ondan daha içkici. Çok naziktir Yahya Kemal. Ama bana çok kızgındır. Bir şiir yüzünden. Onun bir şiirini almışım ben okumuşum, herkes öğrenmiş daha neşredilmeden. "Halil Vedat’ın karısının yaptıklarına bak." demiş. Fakat sonra bizim eve geldi. Çok esprili, konuşkan. Kocam talebesi onun. Sonra bizi bir gün Ankara Palas'a davet etti. Yan masada da birtakım adamlar oturuyor. Yahya Kemal konuşkan, yüksek sesle konuşur. Bana, "Şu arkadaki bey var ya" dedi "benim bütün sevdiğim kadınları elimden aldı. Hem de nasıl aldı biliyor musun, benim yazdığım şiirlerle aldı. Şiirleri ben yazdım o faydalandı bu şiirlerden. Ben onlara bir şiirimi daha okuyamadım. Ben yazıyorum, kadınları o elde ediyor!" Ben de arkadaki beye, "Dönün de bir yüzünüzü göreyim." dedim. Döndü. "Eee siz de fena değilmişsiniz." dedim! Atatürk’ü birçok kez gördüm. Çapkın bir adamdı ama çapkınlığa ihtiyacı yoktu ki. Güzel adamdı. Zarif ve güzel. Ender bulunacak insanlardandı. O zaman ben kız lisesinde hocayım. Afet Hanım da bizde hoca. Afet Hanım Atatürk’ün kızı. Fevkalade iyi bir kız, hiç şımarmamış; başkası olsa neler yapar; o kadar saygılı, iyi terbiyeli bir kadındı. Aynı lisedeyiz, o tarih hocası. O tarih dersinden çıkardı ardından ben girerdim. Atatürk’ten korkuyorduk. Çekiniyorduk daha doğrusu. Aslında Atatürk çekinecek bir şey yapmıyordu ama biz korkuyorduk. Afet Hanım bir gün köşke gidecek, mebus adayı kadınlar gelecekmiş Anadolu'dan. "N'olur beni yalnız bırakmayın siz de gelin." dedi. Hep birlikte gittik. Yukarıda da Balkan Antlaşması yapılıyor. Atatürk, "Siz onlar gidene kadar biraz sıkıntı çekeceksiniz ama onlar gittikten sonra ferahlarsınız. Şimdi şarkı falan söylenmez, sonra onlar gidince eğleniriz." dedi. Kadın mebuslar var ya onları gösterip "Çocuklar laf aramızda, gördünüz değil mi gelenleri. Hiçbiri yolladığı fotoğraflara benzemiyor. En güzel fotoğraflarını çektirmişler." dedi. Balkan Antlaşması yapıldı bitti, Atatürk yanımıza geldi. Aramızda bir iffet Hanım var. Büyükannesi Sultan Hamid'in karısıydı. İffet korkuyor. Dedesinin aynısı kocaman bir burnu var. "Atatürk şimdi benim burnuma musallat olacak" diye. Ne yapacağını şaşırdı kız. Ve dediği çıktı. Atatürk bir ara "Senin burnun Fatih'in burnuna benziyor. Ben Fatih'i çok beğenirim." deyiverdi! Bakın Abdülhamit demiyor. Fatih'in torunu Abdülhamit, burunlar ayni. Ne incelik! "Fatih" diyor ve "Ben Fatih'i severim." diyor. Halide Edip'le kocası Adnan Adıvar o sıralarda Türkiye’yi beğenmeyip gittiler ya. Atatürk şöyle bir durdu, "Gitmişler." dedi. "Bizi beğenmediler, gittiler. Ama cephenin gerisinde durmasını bilirdi Adnan. N'apalım gitsinler. Madem begenmiyorlar bizi! insan begenmedigi yerde neden dursun. Güle güle gitsinler." dedi. Zaman geçti biz artık köşkten ayrılmak istiyoruz. Ancak öyle, biz gidiyoruz denip gidilmezmiş. izin almak gerekirmiş. Bana "Git içeride Atatürk’ten gitmek için izin al." dediler. Girdim içeri, Atatürk bilardo oynuyor. "Müsaade ederseniz, yarın derslerimiz var, aksam çalışacağız, o yüzden gitmek için müsaade istiyoruz." dedim. "Öyle mi?" dedi. "Gitmeyin hep beraber burada çalışırız." Bırakmadı bizi , kocaman bir karatahta getirdiler ve köşkte çalıştık o akşam Atatürk’le beraber. Tevfik Fikret'i Atatürk çok severdi. Ben de severdim. Daha okuma yazma bilmezken Fikret'i biliyordum. Bizim evde herkes kitap okurdu. Annem, büyükannem, herkes. Çok kalabalık bir aileydik. 30 kişi yaşardık evde. Onlar okur ben dinlerdim. Dinlerken çok hoşuma giderdi Fikret. O zamanki zevkimle Fikret'i ve Haşim'i sevdim. Sonra da ikisini sevmeye devam ettim. O zaman okumayı bilmiyorum. Sobanın önünde oturmuşum yanan küller üzerime dökülmüş. Ablalarım kitap okumaya dalmış. Ben vefat edeceğim, kimse farkında değil. Neyse fark ettiler beni sonunda. Kurtardılar yanmaktan! Fakat Haşim çok hüzün verirdi bana. Muhip Diranas'i da severim son dönem şairlerden. Sonra Necip Fazıl'ı severim. Orhan Veli'yi, Oktay Rıfat'i... O nesli severim. Cemal Süreya'nın şiirinden çok kendisini severim. Çok tatlı bir insandı. Muhip iyi bir şairdir bana göre. Necib'i severim gerçekten iyi bir şairdir. Divan şairlerinde de Nafi'yi sevdim. Şeyh Galip ayrı. Onun tarzı başka. Hayranım çok yoktu, çok ahbabım vardı. Evet herkesin kapısına anıttan çiçek çalıp koymazlar ama... Beni seviyorlardı işte... Zafer anıtından hepsi çiçek çalıp getiriyordu. Bugün Yenişehir’de büyük bir sinema var ya, orası o zaman evdi, ben de orada oturuyorum. Karşısında da, askerlerin olduğu yerde kocaman bir anıt var. Anıta koyulmuş çelenkleri birileri almışlar benim kapımın önüne yığmışlar. Anıta konmuş iki bacaklı çelenkler benim kapımda! Düşünün. Suç sahibi ben oluyorum. Hayduda benzeyen hikayeci. Kimdi o bulun bakalım. Hani hayduda benziyor. Yaşar Kemal! Çok zarif adam aslında. Tahliye olmuş Adana'dan Ankara'ya gelmiş. Abidin Dino'yu arıyor. Ona "Bulsan bulsan Nahit Hanım'da bulursun Abidin'i." demişler. Annem onu daha önce hiç görmemiş. Bir gün kapı çalınıyor annem kapıyı açıyor. Onu görünce korkuyor. İçeri geldi bana dedi ki "Kapıda hayduda benzeyen biri var. Hem de Abidin'i soruyor!" Orhan Veli kocamın öğrencisiydi. Orhan’ı çok severdi Vedat. Orhan, Oktay hep Vedat’ın öğrencisidir. Orhan’ın kimsede olmayan bir tarafı vardır. Fevkalade terbiyelidir. Nazik ve terbiyeli. Laubalililiği hiç yoktu. Bir gün hasta oldum, yatıyorum. Gelmiş Orhan bana soruyor "Nahit Hanım bir şey istiyor musunuz?" "Mutfaktan bir şey aşır da getir." dedim. Annem perhizci, hiçbir şey yedirmiyor bana, Orhan gerçekten de mutfaktan bir şeyler aşırdı getirdi. Orhan Veli'nin ağaçtan benim evimi gözetlediğini söyleyen kimse o eşeğin tekidir. Çünkü Orhan Veli bize gizli gelmiyor ki! Günde on kez geliyor, gidiyor. Bir gizlilik olur anlarım... Orhan neden cambazlık yapsın benim için ince dallara tutunup. Bunu söyleyenlere "Siz deli misiniz?" dedim. Orhan'a zaten kapım açık. Sofrada görüyorlar, otururken görüyorlar. Babası geliyor, kız kardeşi, erkek kardeşi hepsi geliyor. Üstelik Vedat hocası Orhan’ın. Sereserpe şiirini Orhan benim için mi yazmış? Bilemem. Sanmam. Benim için şiir mi yazmış. Sormadım ki hiç. Orhan’ın bana yazdığı şiir olduğunu sanmıyorum. Her sair şiir yazar, bir sebep uydurur. inanma. Onun dediği gibi: "inanma kuşlar yalan söyler!" Bana yazdığı şiir var mı? Belki var. Belki yok. O bana aşık falan değildi. Bir sürü sevgilisi vardı. Ben hepsini tanırdım. Benimle arkadaşlığı var, ben sadece sevgilisi değilim onun. Geliyor şiirlerini okuyor... Bizim evde herkes severdi onu. Çünkü Orhan gibi terbiyeli çocuk yoktu. Oturması, kalkması, yemek yemesi... Zarifti ama neydi? Fakirdi. Orhan’ın babası Veli Bey, sarayın orkestra şefi. Protokolü başka yani. Orhan babasının terbiyesini almış. Onun için her gören Orhan’ı severdi. Türk edebiyatında sevdiğim romancı Halit Ziya'dır; sonra Yakup Kadri. Halit Ziya'yı yapı olarak tercih ederim. Onun gibi anlatıcı yoktur bana göre. Romanda kişilik var onu seversiniz değil mi? Şiir sevmek daha zor. Rakıyı severim. Küçükken dişim ağrıyordu annem rakıyla çalkalardı; biraz da yutuyordum herhalde. Diş ağrısı da geçiyordu bu arada. Sonra her zaman evimizde içki vardı. Annem de içiyordu. İçmeyen yoktu ki. Annem, büyükbabam. Hem de hepsi sek içerdi. Bende sek içerim. Bulaşık rengi yapmam. Kendi renginde. Cuma günleri dostlarım yıllardır benim evime gelirler. Necmettin Hoca'ya inat yapıyorum! Cuma günü yapıyorum ki kızacaksa tam kızsın diye... Yıllardır bu böyle... Hâlâ kendiliğinden devam ediyor. Üstelik benim kocam içki sevmezdi. Önüne küçücük bir kadeh alır. O kadar. Hâlâ pek yalnız kalmıyorum. Benim evim hep kalabalıktır. Öyle alışmışım. Büyükbabamla oturduğum zaman, yemek masamız bunun iki misliydi. Arif Damar'la Vedat'tan ayrıldıktan sonra evlendim. Ondan sonra da başka koca bulamadım! Hâlâ arkadaşımdır Arif. Görüşürüz. Hepsi benle ayrıldıktan sonra benden ayrılmazlar. Vedat'la ayrıldım sözde. Her zaman gelirdi. Ailesi de beni arardı. Biz Vedat'la ayrılınca kaynanam bana kızmadı ki! Vedat bir kadın bulmuştu. Ona kızdı. Arif Damar da başka bir kadın buldu onun için ayrıldım. Erkekler beni bırakıyorlar. Ben çok başına buyruğum galiba. Aşk bence bir hastalıktır. Öyle aşklar var ki hırpalayıcı... Onları sevmiyorum. Dövüşmeler falan... Öyle aşkın canı cehenneme. Aşk dediğin güzel bir şey olacak; zarif bir şey olacak... Can Yücel'in babası lisede benim felsefe hocamdı. Can Yücel bana göre orta halli bir şair. Bir Yahya Kemal değildir. Ama kendisi dünyanın en tatlı adamıdır. Küçüktü, masada yanımda oturuyordu. Acık kalplidir Can. "Babamın mantinatosu var." dedi birden. Mantinato sevgili demek Rumca. Hasan Ali de orada oturuyor. "Sus" dedim "ayıp". "A yalan mi söylüyorum ben." dedi bana. Bacağımda bir ben var. Bacağımdaki bene şiir yazmış. Kocam Vedat sakayla karışık "Sen utanmıyor musun? Nahit Hanım’ın bacağımdaki bene şiir yazılır mı hiç." dedi ona. Che Guevera'dan çok daha yakışıklıydı Atatürk. Bakışı ve yapısı güzel. Elleri güzel. Atatürk’ü severim. Kennedy de güzeldi. İsmail Cem orta halli. Bir de İngiltere kralı Edward güzel adamdı. Ama Türkiye’nin en güzel devlet adamı Atatürk’tü. Sairlerden Hamit yakışıklıydı. Nazım Hikmet biraz hantaldır. Hamit prens gibidir. Çok yakışıklıdır. Yahya Kemal güzel değil. Gençler arasında Muhip güzeldir. Oktay güzeldir. Melih Cevdet orta halli. Orhan Veli çirkindi. En nazikleriydi ama. Sabahattin Ali bana da aşıktı. Ama zararlı bir çapkınlık değildi onun ki. Edebiyat aleminde Oktay biraz çapkındı. Edebiyat aleminde bana aşık olanlar mı? Henuz yaratılmadı! Sabahattin Ali dedim ama onunkine aşk denir mi? O çok başka bir şey. Öyle aşıklar var ki onlara ben aşık demiyorum; yüz vermezseniz sonra kin duyuyorlar... Kıskanç bir adam değildi Vedat. Makul bir insandı. Dedikodu olsun istemezdi. Hatta Vedat’ın arkadaşlarından biri eve gelip onun evde olmadığını görünce kapıdan donup gidiyorsa o adamı terbiyesiz bulurdu. "Sen evde hizmetçi değilsin Nahit." diyordu. "Hadlerini bildir. Ben olmasam da sen bir hanımefendisin. Nezaketen beş dakika oturup sonra gitmeleri lazım." derdi. Vedat hakikaten medeni bir adamdı. Necip Fazil'ın şiirini severim. Kendini de severim. Bir gün Vedat'la beni yemeğe davet etti evine; çok iddialıdır çok aristokrat bir insandır. Yemekler hazırlamış. Biz de gittik. Kapıdan girdim. O dikkatli ben de dikkatliyim. Sırası geldi. "Necip Fazıl Bey" dedim "Siz misafirleri terlikle mi karşılarsınız!" Bu hemen değiştirip pabuçlarını giydi. Biliyor musunuz boyun bağını bağlayamazdı. Önce bize uğrar, Vedat onun boyunbağını bağlardı. Bir de yemin etmiş. Köpeklere ekmek verecekmiş günahtan kurtulmak için. Allah onu affetsin diye. Annem de son derece müspet bir kadındı. "Oğlum sen deli misin? Günahsa günah. Köpeğe ekmek doğramakla günahtan kurtulmaz insan." dedi. Annem çok aklı selim sahibi bir kadındı. "Siz hâlâ mezar taşlarından medet bekliyorsunuz. Mezar taşlarından medet beklenmez."dedi Necib'e . Ataç huysuzdu ama ben yine de onu çok severdim. Ataç'la kocam Vedat kavga etmişler. Dargınlar, Vedat onun hakkında yazı yazmış. Ben Ataç'la tanıştığımda onlar birbirlerine dargındılar. Bir edebiyat kongresinde tanıştık. Vedat yoktu o gün bir başka toplantıdaydı. Sabahattin Ali bana Ataç'i tanıştırdı. Ataç çok korkak adamdı; Vedat da kavgacı değil, hayatta onun kimseyle kavga ettiğini görmedim. Biz Ataçla tanıştık ve canciğer olduk. Ataç bezik oynuyor. Güzel de oynuyor. İlle beni alıyor karsısına. Ben onun gibi değilim. Bu, bana kızıyor. Öfkeleniyor. "Hatırınız için oynuyorum." diyorum. "Yoksa ben kumarbaz değilim." Bizim evde Ataç'la bezik oynuyoruz böyle. Ataç'ın gözü kapıda, Vedat gelirse diye! Sanki kocamı değil de aşığımı bekliyorum. Suçluymuşum gibi... Eski günleri hiç özlemiyorum. Çünkü her günün kendine göre güzelliği var. Mesela yağmuru cok severim. Yağmurlu havaları çok severim. Eskiden çıkar dolaşırdım. Şimdi çıkamıyorum gözümden dolayı. Yoksa yağmuru severim. İstanbul’u da çok severim Her tarafı güzel. Boğaziçi’ni severim... Çok değişti. Kalabalık oldu... Ahali daha terbiyesiz oldu... Diğer kadınlar beni kıskanırdı. Edebiyat alemiyle ilgili bir şey olunca hep beni arıyorlar, bana kitap yolluyorlar diye. Bundan dolayı diğer kadınlar bana garez oluyorlar. Ama ben evimi açmışım onlara, siz kapınızı açmıyorsunuz. Evime geliyorlar, birlikte yemek yiyoruz. Bir suru adam tanıyorum. Siz de kapınızı açın buyur edin... Güzel nerede ben nerede! Güzel olduğum için değil. Ben rahat halliyimdir. Nazlı değilim. Bir yere gidilecekse gidelim derim. Gidelim mi, gitmeyelim mi... Öyle naz yapmam hiç. Ben açık bir insanım. Gizli kapaklı değilim. En kalabalık meyhaneye gidip oturuyorum. Biraz meydan okuyorum her halde. Bu yüzden bana hayran oldukları söyleniyor. Sen duy da inanma! Orhan Veli'nin son sevgilisi... Orhan Veli'nin ölümünün ardından eşyaları arasında müsveddesi diş fırçasına sarılı bir kağıtta bulunan tamamlanamamış son şiiri, belli ki Nahit Hanım içindi: Gelelim sonuncuya Ona bağlandığım kadar Hiçbirine bağlanamadım. Sade kadın değil, insan, Ne kibarlık budalası, Ne malda mülkte gözü var. Hur olsak der. Eşit olsak der. insanları sevmesini de bilir, Yaşamayı sevdiği kadar. Şairlerin ilham kaynağı 1909 yılında Girit'te doğan Nahit Hanım, yaşadığı yıllara göre keyifli özgürlük rüzgarlarının estiği dedesinin köşkünde rahat bir genç kız olarak büyümüş. Erenköy Kız Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde felsefe okumuş. Daha sonra da Ankara kız Lisesi, Edirne Lisesi ve Haydarpaşa Erkek Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaparak hayatını devam ettirmiş. Ama edebiyatla kurduğu o güçlü bağ öğretmenlikten çok ötelere gitmiş. Nahit Hanım, dönemin önde gelen edebiyatçılarının, şairlerinin yakın dostu, ilham kaynağı ve vazgeçilmez aşkı olmuş. İlk evliliğini Halil Vedat Fıratlı'yla yapmış. Ondan ayrıldıktan sonra bir sure Arif Damar'la evli kalmış. Ama tüm hayati boyunca kocalarından başka bir çok şairin de gönlünü çalmış. Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Diranas, Can Yücel, Ece Ayhan, Turgut Uyar, Sabahattin Ali , Cemal Süreyya ona aşık olan edebiyatçılardan sadece bazıları. Ama tüm bunların dışında hayatındaki en önemli insan Orhan Veli olmuş. O yüzden bugün hâlâ adı Orhan Veli'nin sevgilisi olarak anılıyor. Onun da gözleri hâlâ Orhan Veli'den bahsederken gencecik pırıldıyor... Bir de evindeki o muhteşem edebiyat toplantıları hiç unutulmuyor. Hâlâ her cuma akşamı yapılan, gelenekselleşmiş bu toplantılarda belki artık eski renkli simalar yok ama dostları, öğrencileri, sohbetini dinlemek ve bu 92 yaşındaki aşk uçurtmasının yalnızlığın gölgesinde kalmasını engellemek için evin salonunu kaplayan kocaman masanın etrafında toplanıyorlar. O da önünde yıllardır illa ki sek olarak içtiği rakısı ve yüzünde eksilmeyen iyimser gülüşüyle anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor... Ta ki anılardan yorgun düşüp uykusu gelinceye kadar. O zaman herkese iyi geceler dileyip odasına çekiliyor. Dostları onun adına içmeye, söyleşmeye ve Nahit Nanım'ın evinin yarım yüzyıldır hiç dinmeyen neşesini sürdürmeye devam ediyorlar... Sabahattin Ali’nin aşkı... Sabahattin Ali arkadaş kalmaya söz vermişti ama Nahit Hanım'ı ömrü boyunca için için hep sevdi. Sonradan Ali Kocatepe'nin "Ben yine sana vurgunum" adıyla bestelediği şiirini Nahit Hanım için yazmıştı: Eskisi Gibi Seneler sürer her günüm, Yalnız gitmekten yorgunum; Zannetme sana dargınım, Ben gene sana vurgunum. Başkalarına gülsem de, Senden uzak kalsam da, Sevmediğini bilsem de Ben gene sana vurgunum. Dağları asınca başım, Geri kaldı her yoldaşım, Gel sevgilim, gel kardaşım, Ben gene sana vurgunum. Gönlüm seninkine yârdi, Ayni şeyleri duyardı; Ayaklarımız uyardı... Ben gene sana vurgunum. itilmiş, tekmelenmişim, Doğduğum günde yanmışım, Yalnız sana güvenmişim; Ben gene sana vurgunum. MİNE SÖGÜT ÖKÜZ DERGİSİ ANI 2; 40'lar Türkiye için tek partili, Milli Şerefli yıllardır. Ve kocası Faruk Sayar, bir entelektüeldir, muhiti de. Ki, o yıllarda Türk solu a'dan z'ye Sovyet yanlısıdır. İrene Melikoff ise Sovyet durmanı bir aileden gelmektedir. Ne ki, umursamaz. Ayrıca politikadan hiç anlamamaktadır. "Bugün bile anlamam" diyor gülerek "benim anladığım ancak santimantal, seviyorum ve ya sevmiyorum. Mesela Gorbacov bana sevimli geldi. Ama Yeltsin sevimsiz geliyor, Rusya'da da sevilmiyor...".Neyse, biz yine 40'lara dönelim. O ara, daha sonradan Edirne dolaylarında öldürülecek olan Sabahattin Ali’yle de tanışmıştır İrene Melikoff. İrene Melikoff, gülerek o yılların İrene’si icin "genc idi, aptal i-di" diyor: "Evet, Sabahattin Ali'yle de tanıştım. Yaşar Kemal'le de, en mütevazilerden biriydi. Sabahattin Ali, bize basılmamış hikayelerini okurdu, o kadar güzel okurdu. Hatta, o zaman Ali kaçak idi. Bir evde misafir idik. 0 evde saklanıyordu Sabahatin Ali. İlkin genç yüzlü, fakat beyaz saçlı bir adam gördüm. Üstünde bir Arap cüppesi vardı. Cüppeyle geziyordu. Kimdir dedim, Toto dediler. To-to... Şaşırdım. Meğer, Sabahattin Ali’ymiş..."Tam sekiz yıl böyle gececek, hatta bir ara İzmir Amerikan Kız Koleji'nde öğretmenlik de yapacak, fakat bu kolay "Amerikan hayatı" onu kesinlikle tatmin etmeyecektir. Sekizinci yılın sonunda Fransa'ya tekrar dönecek, annesinin "çocuklarını bana bırak, sen üniversiteye git" demesiyle "aç kurtlar gibi derslere saldıracaktır. Kitap kokusunu, mürekkep kokusunu öyle bir özlemiştir ki!Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelir. 1969'da Strasbourg Türk Etüdleri Enstitüsü'nun direktörlüğüne atanır, Turcica adlı dergiyi kurar, kongreler düzenler, kitaplar yayımlar. l969 Eylül’ünde Türkiye’ye bir kez daha gelir. İrene Melikoff icin bu bir "revolution" (devrim) dur. Ve böylece çeyrek asır süren yolculuğu başlar. Yolculuğunun istikameti Bektaşilik, Alevilik ve Kızılbaşlıktır. "IOOI gece sevgisi değildi, artık sevgim. Ben hakikati, gerçek Türkiye’yi sevdim. Benim ilk temasım Türk aydın kitlesiyleydi. Düşüncem de öyleydi. Akademik bir kazan içerisindeydim. Bir adam profesör veya değil, bir adam üniversiteyi bitirdi ve ya bitirmedi. BII önemli idi. Yüksek tahsili olmadığı zaman bu hiçbir $ey demekti. Düşüncelerim böyle yanlıştı. Ama ne zaman Bektaşiliği araştırmaya başladım, halkla temasım oldu. Alevi muhitiyle karsılaştım, mistik bir unsur buldum, büyük bir heyecan idi. Şimdi ben Anadolu'da kendimi evimde hissediyorum... ... Güzel bahçeli bir ilkokulun penceresinden dünyaya, hayretihasret ve biraz da bayat bayram şekeri kederiyle bakan, aklı canbaz,yanağı al, sesi çilek aroması bir çocuk oturuyor gözlerinde... |
|
| | #3 |
| Haftanın Moderatörü ![]() ![]() Mod. denetleyicisi
Mesajlar: 7.242
Teşekkür etti: 4.143
Teşekkür edildi: 5.624
Forum Gücü: 116 Forum Puanı:45083 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | ![]() ![]() ... Güzel bahçeli bir ilkokulun penceresinden dünyaya, hayretihasret ve biraz da bayat bayram şekeri kederiyle bakan, aklı canbaz,yanağı al, sesi çilek aroması bir çocuk oturuyor gözlerinde... |
|
| | #4 |
| Haftanın Moderatörü ![]() ![]() Mod. denetleyicisi
Mesajlar: 7.242
Teşekkür etti: 4.143
Teşekkür edildi: 5.624
Forum Gücü: 116 Forum Puanı:45083 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
arkadaşlar 2. resim YENİ DÜNYA adlı kitabının kapağında ki resimler benzer ![]() sabahatttin Alinin tüm eserleri bende neredeyse var ![]() zülfü livanelinin LEYLİM LEY şarkısıda Sabahatin Aliye ait herkesi bildiği; ((Hapishane Şarkısı V (Aldırma Gönül - Kerem Güney, Edip Akbayram)) ALDIRMA GÖNÜL Başın öne eğilmesin, Aldırma gönül, aldırma! Ağladığın duyulmasın, Aldırma gönül, aldırma! Dışarda deli dalgalar, Gelip duvarları yalar; Seni bu sesler oyalar, Aldırma gönül, aldırma! Görmesen bile denizi, Yukarıya çevir gözü: Deniz gibidir gökyüzü; Aldırma gönül, aldırma! Dertlerin kalkınca şaha, Bir sitem yolla Allah'a, Görecek günler var daha; Aldırma gönül, aldırma! Kurşun ata ata biter, Yollar gide gide biter; Ceza yata yata biter; Aldırma gönül, aldırma! Sabahattin Ali ( 1908 - 1948 ) sabahattin Aliye Ait ![]() ... Güzel bahçeli bir ilkokulun penceresinden dünyaya, hayretihasret ve biraz da bayat bayram şekeri kederiyle bakan, aklı canbaz,yanağı al, sesi çilek aroması bir çocuk oturuyor gözlerinde... |
|
| | #5 |
| Öğretim üyesi Antikapitalistler ![]()
Mesajlar: 1.093
Teşekkür etti: 1.343
Teşekkür edildi: 1.227
Forum Gücü: 23 Forum Puanı:8779 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Sabahattin ALİ yi çok severim bir hayranıyım diyebilirim...şiirleri olsun güçlü bir SOL görüşlülüğü olsun her zaman yaşatılmaya değer bir insandır...ki kendisi türk askerleri tarafından sınırda arkasından vurularak haince katledilmiştir... Hapislerde şiirler yazmış ve elinden geldiği kadar direnmiş çok güçlü bir kalem... şimdilerde ise leylimleyleriyle anımsatır kendini tabi leylimleyi söyleyen insanlar yazarının sabahattin ali olup nasıl öldürüldüğünü bilmesede... Cesedi öldürülüşünden iki buçuk ay sonra (16 Haziran 1948) bulundu. Öldürüldü öldürülmedi tartışmaları sürerken, daha önce Bulgaristan sınırında bulunan bir cesede otopsi yapılması gündeme geldi. Başvuru üzerine ceset mezardan çıkarıldı ve otopsi yapıldı. Ceset tanınmaz haldeydi ama doktorlar üzerindeki kıyafetlerden bu cesedin Sabahattin Ali'ye ait olduğuna kanaat getirdiler. Oysa cesedi bulan çobanlar çok farklı konuşuyorlardı... LEYLİM LEY Döndüm daldan kopan kuru yaprağa Seher yeli dağıt beni, kır beni Götür tozlarımı burdan uzağa Yarın çıplak ayağına sür beni Ayın şavkı vurur sazım üstüne Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne Ay bir yandan sen bir yandan sar beni Yedi yıldır uğramadım yurduma Dert ortağı aramadım derdime Geleceksen bir gün düşüp ardıma Kula değil, yüreğine sor beni Çocuklar Gibi Bende hiç tükenmez bir hayat vardı Kırlara yayılan ilkbahar gibi Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı Göğsümün içinde ateş var gibi Bazı nur içinde, bazı sisteyim Bazı beni seven bir göğüsteyim Kah el üstündeydim, kah hapisteydim Her yere sokulan bir rüzgar gibi Aşkım iki günlük iptilalardı Hayatım tükenmez maceralardı İçimde binlerce istekler vardı Bir şair, yahut bir hükümdar gibi Hissedince sana vurulduğumu Anladım ne kadar yorulduğumu Sakinleştiğimi, durulduğumu Denize dökülen bir pınar gibi Şimdi şiir bence senin yüzündür Şimdi benim tahtım senin dizindir Sevgilim, saadet ikimizindir Göklerden gelen bir yadigar gibi Sözün şiirlerin mükemmelidir Senden başkasını seven delidir Yüzün çiçeklerin en güzelidir Gözlerin bilinmez bir diyar gibi Başını göğsüme sakla sevgilim Güzel saçlarında dolaşsın elim Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim Sevişen yaramaz çocuklar gibi . Sabahattin Ali göklerde kartal gibiydim kanatlarımdan vuruldum mor çiçekli dal gibiydim bahar vaktinde kırıldım yar olmadı bana devir her günüm bir başka zehir hapishanelerde demir parmaklıklara sarıldım coşkundum pınarlar gibi sarhoştum rüzgarlar gibi ihtiyar çınarlar gibi bir gün içinde devrildim ekmeğim bahtımdan katı bahtım düşmanımdan kötü böyle kepaze hayatı sürüklemekten yoruldum kimseye soramadığım doyunca saramadığım görmesem duramadığım nazlı yarimden ayrıldım Sabahattin Ali ![]() Dostluklar kurulsun insanlar gülsün barış güvercini uçsun dünyada... |
|
![]() |
| Konu Seçenekleri | |
| |