Cevapla
 
Konu Seçenekleri
Eski 16-05-07, 16:53 Çevrimdışı   #1

 
B-CooL - ait Avatar
Genel Mesajlar: 10.251
Teşekkür etti: 2.332
Teşekkür edildi: 5.835
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:84409
B-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Ödüller:
Sahne İnsanları

Yıldız Kenter

İstanbul'da doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümünü sınıf atlayarak bitirdi. Onbir yıl Ankara Devlet Tiyatrosunda çalıştı. Rockefeller bursu kazanarak, American Theatre Winng, Neighbourhood Play House ve Actor's Studio'da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yaptı. Ankara Devlet Konservatuarına hoca olarak atandı.

1959'da Devlet Tiyatrosu'ndan ayrıldı. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştı. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları Topluluğunu kurdu. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'de "Değişen Eğitim Metotları" ve "Oyunculuk Metotları" üzerine çalışmalar yaptı.

1962'de Tiyatro hizmetlerinden ötürü " Yılın Kadını " seçildi. 1968'de İstanbul'da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladı. Sinema oyuncusu olarak üç kez " Altın Portakal " ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, Hollanda, Danimarka, Kanada, Yugoslavya ve Kıbrıs'ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi.

100'ün üstünde oyun oynadı. 100'e yakın oyun sergiledi. Shakespeare, Cehov, Brecht, Inoesco, Pinter, Albee, Tenessee Williams, Alan Ayckbourn, Arthur Miller, Brian Freil, Neil Simon, Athol Fugard, Sergey Kokovkin gibi pek çok yazarların yanısıra Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Güner Sümer, Adalet Ağaoğlu, Zeki Özturanlı, Güngör Dilmen, Muzaffer İzgü gibi pek çok Türk yazarının oyunlarını da sahneye koydu, oynadı.

1981'de " Devlet Sanatçısı " olarak ödüllendirildi. 1984 de Roma'daki İtalyan Kültür Birliğince " Adalaide Ristori " ödülüne layık görüldü. Profesör Yıldız Kenter, 37 yıldır Sahne Hocalığı yapmaktadır.

1989 yılında, Korsika - Bastia Film Festivalinde " Hanım " filmindeki rolüyle " En İyi Kadın Oyuncu " ödülünü aldı.

1991 yılında Tiyatro Sanatına hizmetlerinden ötürü Uluslararası Lions Kulübünün " The Melvin Jones " yla ödüllendirildi. İki kez Ulvi Uraz " En İyi Kadın Oyuncu " üç kezde aynı dalda Avni Dilligil ödülüne laik görüldü.

1994'de " Konken Partisi " oyunundaki Fonsla rolü ile " Olağanüstü Yorum " ödülünü aldı. Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı. 1995'de Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü " Onur " ödülüne layık gördü. Profesör Kenter'e aynı yıl tiyatro sanatına katkılarından dolayı " Mevlana Kardeşlik ve Barış " ödülü verildi.

1996'da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide'deki Jülide rolü için " En İyi Kadın Oyuncu " ödülü verildi. 19 Mayıs 1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı verilen onur ödülü Yıldız Kenter'e Dame Diana Rigg tarafından takdim edildi.

1998'de Ankara Sanat Kurumu " Yılın Kadın Sanatçısı " ödülü, 1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, " MARTI " adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999 Afife Jale - En İyi Kadın Oyuncu ödülü

Filmleri 1951 Vatan İçin
1964 Ağaçlar Ayakta Ölür
1965 İsyancılar
1966 Pembe Kadın
1967 Yaşlı Gözler
1971 Anneler Ve Kızları
1971 Elmacı Kadın
1972 Fatma Bacı
1973 Ablam
1974 Kartal Yuvası
1974 Kızım Ayşe
1974 Bir Ana Bir Kız
1983 Zulüm
1988 Hanım
1999 Güle Güle
2001 Büyük Adam Küçük Aşk
2005 Sen Ne Dilersen

Diziler
1990 Uğurlugiller
2002 Aşk ve Gurur
2005 Saklambaç

Ödülleri
1964 Antalya Film Şenliği, Ağaçlar Ayakta Ölür filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1966 Antalya Film Şenliği, İsyancılar filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1974 Antalya Film Şenliği, Kızım Ayşe filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1984 Roma'daki İtalyan Kültür Birliğince "Adalaide Ristori" ödülü.
1989 Korsika - Bastia Film Festivalinde "Hanım" filmindeki rolüyle "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü.
1991 Uluslararası Lions Kulübü The Melvin Jones Ödülü
İki kez Ulvi Uraz "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü
Üç kez Avni Dilligil "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü
1994'de "Konken Partisi" oyunundaki Fonsla rolü ile "Olağanüstü Yorum" ödülünü aldı.
Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı.
1995'de Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü Onur ödülüne layık gördü.
1995 "Mevlana Kardeşlik ve Barış" ödülü verildi.
1996'da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide'deki Jülide rolü için "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü 1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı ödülü.
1998'de Ankara Sanat Kurumu "Yılın Kadın Sanatçısı" ödülü
1998 'de Tiyatronline Seyirci Ödüllleri
1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü
1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü,
1999 "Martı" adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle Afife Jale - En İyi Kadın Oyuncu ödülü.

Doğum tarihi
11 Ekim 1928
Doğum yeri
İstanbul

O boşluk dolar elbet,
yaralar kabuk bağlar, sızılar diner,
acılar dibe çöker.
Hayatta sevilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa ;
O boşluğu dolduran eksilmenizdir...

birgün yakalanırsan içindeki çığlığa ...
senin için sustuğum bütün zamanları hatırla .!!!





  Alıntı ile Cevapla
Mesaja teşekkür eden: (2 Kişi)
Artemis (18-05-07), filamingo (20-05-08)
Eski 16-05-07, 16:54 Çevrimdışı   #2

 
B-CooL - ait Avatar
Genel Mesajlar: 10.251
Teşekkür etti: 2.332
Teşekkür edildi: 5.835
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:84409
B-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Ödüller:
Bir İlk Kadın: Afife Jale
Başkaldırı, başarı, aşk, mutluluk, mutsuzluk... Huysuz ve Tatlı Kadın şarkısı onun için yapıldı. 24 Temmuz 1941"de yaşama veda eden Afife Jale , tarihe; "sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını" olarak geçti. Ama onun kısacık yaşamı daha fazlasını içeriyor.

Afife Jale , orta halli bir ailenin kızı olarak,1902 yılında İstanbul'un Kadıköy semtinde dünyaya geldi. Dr. Sait Paşa'nın torunudur. Çocukluk düşlerinde hep tiyatro vardı. İstanbul Kız Sanayi Mektebi'nde okuyordu. Ama onun aklı tiyatrodaydı.O yıllar Müslüman kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu yıllardı. Bu yasağa rağmen 1918'de, Darülbedayi'ye (Şehir Tiyatroları) alınmak üzere açılan sınava bile girdi.

10 Kasım 1918'de, Behire, Memduha, Beyza, Refika ve Afife stajyer kadrosuna alındılar. Afife ve Refika hariç öteki kızlar daha fazla dayanamamış ve "nasılsa sahneye çıkamayacakları" gerekçesiyle tiyatroyu bırakmışlardı . Aynı yılın 18 Aralık günü, Refika tiyatronun süflör, Afife de "mülazım artistlik" (stajyer oyuncu) kadrolarına alınmışlardı. Afife ise bir yılı aşkın bir süre boyunca bütün provalara katıldı, kendini sahneye hazırladı. Ama bir türlü sahneye çıkamadı. Öte yandan Refika, sahne gerisinde görev alan ilk müslüman Türk kadını oldu.

Prof. Metin And, Türk Tiyatrosu Tarihi kitabında, 1920 yılında Darülbedayi'de, Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununu, Kadıköy'deki Apollon Tiyatrosu'nda (şimdiki Reks Sineması) sahneye koyuyordu. Bu oyunda Emel adlı kızı oynayan Eliza Benemenciyan topluluktan ayrılıp Paris'e gittiği için, bu rolü yüklenecek bir kadın sanatçıya ihtiyaç vardı. Ve Afife Jale, bu rol için seçildi. İlk kez Emel rolüyle ve takma bir isimle sahneye çıktı. O gece tiyatroya gelen zaptiyeler, yöneticilere bir uyarıda bulundularsa da, genç sanatçı bir hafta sonra da "Tatlı Sır" oyununda yeniden sahneye çıktı. Sanatçı polis tarafından tutuklanmak istenince, Kınar Hanım tarafından arka bahçeye kaçırılarak polislerin elinden zor kurtuldu.

"Mesut olduğum ilk gece"
Afife Jale O tarihi geceyi, altı yıl sonra Refik Ahmet Sevengil'e anlatırken; "Hayatımda mesut olduğum ilk gece..." diye tanımlıyordu: "Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Ağlama sahnesinde, taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladım... Alkış, alkış, alkış... Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat bey, kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu; alnımdan öptü: "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin." dedi.

Gerçekten de Afife Jale bir fedai gibi geçirir bundan sonraki yaşamını...
Ve daha sonra Onu diğer kadınlar izledi. Tüm baskılara karşın bundan sonra Burhanettin Topluluğunda Seniye, Yeni Sahne'de Şaziye (Moral), Münir (Neyire Neyyir), Bedia (Muvahhit) Milli Sahne'de Huriye ve Hikmet, Ruhat gibi Müslüman Türk kadınları Afife'yi izlediler" diye anlatılır.

İşsizlik
Üçüncü piyesi olan Odalık'ta oynarken, polis yine tiyatroyu bastı. Afife bu kez de makine dairesinden kaçırıldı . Bu zaptiye baskınında, Afife arkadaşlarınca kaçırılmışsa da, daha sonra sokakta polisce yakalanarak karakola götürüldü . "Dinini, milliyetini unutan sen misin?" diye hırpalandı. Aile içinde, Babası Hidayet bey de, onun tiyatrocu olmasına karşıydı. kızını bu sevdadan vazgeçirmek için çok uğraştı. Başaramayınca sertleşti. Ona "Fahişe" dediği bir gün, "Benim Afife diye bir kızım yok" diye gürledi. Zaten Afife artık sahnede, "Jale" adını kullanıyordu. Sanatı için baba evini terk etti. 1921'de dahiliye nezaretinin bir buyruğu ile belediye, 27 Şubat günü 204 sayılı bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu'na gönderdi. Bildiride, Müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacakları yazıyordu. Bu bildiri üzerine Afife'nin, Darülbedayi'deki ücretli görevine de son verildi.. Artık hayat onun için çok zorlaşmıştı. Güvencesiz ve parasızdı ama tiyatro onun için bir tutkuydu ve gözü başka bir şey görmüyordu.

Hastalık
Önüne gecilmeyen şiddetli başağrıları başlar. Tiyatrosuz kalması Afife'nin zaten zayıf olan sinirlerini alt üst etmiş, kaçışı haplarda ve uyuşturucularda bulmaya başlamıştı. Sonradan aşık olduğu Suriye'li bir eczacının , yaptığı iğneler de onda bir alışkanlık başlatmıştı. Eczacı morfinle tedavi yoluna giderek büyük bir yanlışlık yapar. Bunun sonucu Afife artık bir morfinmandır.

Ortalık biraz durulunca, birkaç yıl sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyası ile Anadolu'da turneye çıkmış, yeni tiyatro topluluğu ile Kadıköy'de oynamış, daha sonra da Fikret Şadi'nin Milli Sahne'siyle çeşitli kentlerde temsiller vermişti. Zaten 1923'ten sonra Türk Kadınları Atatürk'ün emriyle sahneye çıkmaya başlamıştı.

Gün geçtikçe bozulan sağlığı ve uyuşturucu alışkanlığı, tiyatroyu ister istemez bırakmasına neden oldu. Bu onu büsbütün çileden çıkardı.

1928 yılında bir arkadaşıyla, Kuşdili çayırında Hafız Burhan'ın bir konserine gitmiş, orada sanatçıya tamburuyla eşlik eden Selahattin Pınar'la tanışmıştı. Kısa bir sürede Pınar, genç kadına deliler gibi aşık olur. 1929 yılında evlenirler ve Selahattin Pınar "Nereden Sevdim O Zalim Kadını", " Huysuz ve Tatlı Kadın " gibi birçok ölümsüz şarkısını onun için besteler.

İkisi de, Gençliklerini acılar içinde harcamışlardı. Evlenince hayat boyu ıskaladıkları her şeyi, birlikte yapmaya çalıştılar. Evde saklambaç oynadılar. Bahçede enginar yetiştirip, yarıştılar. "Bir çocuk resmi" kıvamında şiirler yazdılar. Pınar çaldı; Afife dinledi. Ancak güzel günler uzun sürmedi. Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordu ve tiyatronun boşluğunu uyuşturucularla dolduruyordu. Suriye'li Eczacı onu morfine alıştırmıştı bir defa, kurtulamıyordu.... Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, damarına morfin şırınga ettiğini gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmişti Afife.. Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duyuyordu. Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu .Ama Bir süre sonra, Pınar karısının morfin bağımlılığı ile başa çıkamamaya başladı. Tiyatrodan uzak kalmak, sahneye çıkamamak, Afife'yi mutsuz kılıyor, kurtuluşu yalnız "iğne"de buluyordu.

Çırpındılar, bu gidişi geri çevirebilmek için... Olmadı ! Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi oldu. Bunun üzerine Afife; "Terk et beni" diye yalvardı ona. "Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim" dedi. Ve 1935 yılında boşandılar... Şimdi afife için en kötü yıllar başlıyordu. Bundan sonra Afife içine düştüğü girdaba büsbütün batarak, sefalet içinde sürünmeye başladı. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aşevlerinde karının doyururken, ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağlardı. Ayrılık acısını yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin Pınar ise hiç birlikte yatmadığı bu kadından kısa sürede ayrılır.

Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı olan, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastanesi'nde geçirir, yaşamının son yıllarını... 24 Temmuz 1941 günü henüz 39 yaşındayken, bir deri bir kemik veda etti hayata.. Ölümü gazetelere haber bile olmadı. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de, mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu...

Tiyatronun ve devrinin bu büyük fedaisi, böylece sessiz sedasız yok olup gitti. O istediği hayatı yaşayabilmek için çok bedel ödedi. Büyük mutlulukları ve mutsuzlukları bir arada yaşadı . Ve elbette sanatta, kadınların tarihine geçti.

Uzun yıllar onun adını bile anan olmadı. Lâkin son dönemlerde, önemli bir yere sahip oldu;yönetmenliğini "Şahin Kaygun'un üstlendiği, Müjde Ar ve Tarık Tarcan'ın baş rollerini paylaştığı, " AFİFE JALE " adlı sinema filmi ile, Afife Jalenin hayatı, beyaz perdeye taşınmıştır... Daha sonra, Haldun Dormen'in önerisi ile 1997 yılının mayıs ayından bu yana, her yıl Afife Jale adına, tiyatro ödülleri dağıtılmaktadır...

Neziha Araz'ın kaleminden Afife şöyle sesleniyor; "Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın.

Tiyatro varsa ben varım" inancı ve aşkıyla yaşıyordu Afife, "Olmak ya da olmamak" işte gerçek buydu onun için. "Olmak"la sanatını icra etmek eşanlamlıydı, bu eşanlam da tiyatroydu. Toplum hayatında ilk olmak; yani onun deyimle "ilk ateşi yakmak"," ilk türküyü söylemek"," ilk aşkı ya da direnişi başlatmak" bir olaydı ve bunun her zaman bir bedeli vardı. İlkler, yol boyu bu bedeli ödediler."



Hazırlayan: Hasan ERGÜN


O boşluk dolar elbet,
yaralar kabuk bağlar, sızılar diner,
acılar dibe çöker.
Hayatta sevilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa ;
O boşluğu dolduran eksilmenizdir...

birgün yakalanırsan içindeki çığlığa ...
senin için sustuğum bütün zamanları hatırla .!!!





  Alıntı ile Cevapla
Mesaja teşekkür eden: (2 Kişi)
Artemis (18-05-07), filamingo (20-05-08)
Eski 16-05-07, 16:57 Çevrimdışı   #3

 
B-CooL - ait Avatar
Genel Mesajlar: 10.251
Teşekkür etti: 2.332
Teşekkür edildi: 5.835
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:84409
B-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Ödüller:

ÇAĞDAŞ TÜRK TİYATROSUNUN TEMELİNİ ATAN VE GELİŞTİREN
MUHSİN ERTUĞRUL (1892-1979)


BEYNİNDEN ŞU PARA HIRSINI, ZENGİNLİK DELİLİĞİNİ, ŞÖHRET APTALLIĞINI, KENDİNİ BEĞENME BUDALALIĞINI ÇIKAR. ONDAN SONRA SENİ TANIYALIM, KAÇ DİRHEM GELİYORSUN? Muhsin Ertuğrul

1892
5 Mart 1892 (23 Şubat 1308) Pazartesi aksamı İstanbul'da doğdu Babası Hüsnü Bey (1848-1902)Babıali"de Hariciye Nezareti (Dış işleri bakanlığı veznedarıydı Ertuğrul ikisi üvey olan sekiz kardeşin en küçüğüydü Gedikpaşada ki Tefeyyüz Mektebinde Darul edebte soğukçeşme ve toptaşı rüştiyelerinde Mercan idadisi"nde okudu Babasının tiyatroya olan ilgisinin de etkisiyle küçük yaslarda tiyatro gösterilerini izledi daha okul sıralarındayken arkadaşlarıyla tiyatro oyunları oynamaya başladı

TİYATRO UĞRUNA EVDEN NASIL KOPTUM?
Ortanca ablam Saadet'in kocası, eniştem Rıfat Bey, Osman Paşa'nın torunu olmakla övünen, asalet yanlışı yaratılışı bulunan bir kişiydi. Üsküdar'da Valide Camisi yanında, o soyluluktan arda kalmış bir Osmanpaşa Sokağı vardı.Yıkılan konağın yerine, üçer dörder odalı küçük evler yapılmıştı. Kendisi de o evlerin birinde kiracıydı. İşi önemliydi. Kartının üzerinde "Sadaret Evrak Odası Hulefasından" diye yazardı. Bugünkü deyişle, Başbakanlık Bürosu'nda çalışırdı. Görevi nedeniyle her gün gelen yazışmalar dolayısıyla zamanın sadrazamıyla doğrudan doğruya ilişki içindeydi.Sadrazam Kamil Paşa'yı, Sait Paşa'yı, Tevfik (Okday) Paşa'yı ve daha sonrakileri de tanımıştı.

Görevi dolayısıyla yüksek düzeydeki kişilerle günlük ilişkileri, onun asalet yaşantısını ruhunda sürdürüyordu. kendisi ne kadar sıradan bir memur olsa da, ülke sorunlarıyla uğraşan bir ortamda çalışıyordu. Yaratılıştan terbiyeli ve dürüst oluşu, yüksek düzeydeki bakanlar, müsteşarlarla birlikte bulunuşu, içindeki aksoyluluk tutkusunu arttırıyordu.Ailemize damat olarak girdiği günden biride bize, özellikle biz küçüklere, babamın ölümünden sonra adeta bir ikinci babalık şefkatini sürdürüyordu.

" ERTUĞRUL MUHSİN SEN MİSİN?"
Sahneye çıktığım güne kadar boş zamanlarımı futbol oynayarak değerlendirmiştim. O sırada, Toptaşı futbol takımının da başkanı olmuştum. Haydarpaşa Çayırı o zaman en geniş, en düzgün sahasıydı. Biz orda oynardık.

Tiyatroya bir meslek olarak başladıktan sonra, seyircilere verilen el ilanlarında adimi, tanınmak için, başına "Ertuğrul" diye ekleyerek yazdırmıştım.Eskiden bu ilanlar, çeşitli semtlerde evlere de dağıtılırdı. Evdekiler bir zamanlar futbol oynamaktan dönüşümle, sahnede role çıktıktan sonraki dönüşüm arasındaki ayrılığı giderek sezmişlerdi. Böyle bir cuma akşamı yine matineden eve döndüğüm zaman, hem ablamın, hem eniştemin suratlarını allak bullak olmuş buldum.Evde, fırtınadan önceki suskunluk havası vardı. Akşam yemeği sessizce yendi. Sofradan kalkıp odadaki günlük yerimize oturduk. Çok geçmeden eniştem, elindeki ilanını göstererek,

-"Buradaki Ertuğrul Muhsin senmisin?"diye sordu.
- "Evet", dedim.
- "Gelip geçici bir hevesmi?"
-" Hayır, ömür boyu bu meslekte kalmak istiyorum.Çünkü tiyatroyu çok seviyorum."
-"Evet ama, ne bizim ailemizde, ne de rahmetli babanızın ailesinde "oyuncu" yok.Onun için ya bu "düşüncenizden vazgeçersiniz ya da ailenizden!"
-"Eğer bu keskin bir ültümatomsa şu halde ailemden vazgeçiyorum" sözleri ile ayağa kalktım ve "Allahaısmarladık" diyerek evden çıktık.

GECE YARISI YAPAYALNIZ BİR GENÇ
Gece bu saatten sonra, Üsküdar'dan vapur yok. Anadolu yakasındaki akrabalara gece karanlığında misafirliğe gidemem. Karşıya geçmem gerek. Hele bir iskeleye doğru yürüyeyim.

O çağlarda geceleyin Anadolu yöresiyle karşı yaka arasında, iki ucu sivri, hafif kayıklar çalışırdı. Nöbetçi kayığa atladım ve karşı yakaya geçtim.

Beşiktaş'tan Karaköy'e, Köprü'yü geçerek Çemberlitaş'a doğru yürüyorum. Gidecek bir yerim yok. Bir yere gitmeyi de düşünmüyorum. Kafamda, "Bundan sonra ne olacak", onun planlamasını kuruyorum ve boyuna hedefsiz yürüyorum. Gün ağardı. Sultanahmet'teyim. Bir Belediye Bahçesi vardı. Onun çevresinde oturacak sıralar bulunurdu. Onlardan birine iliştim. Karşımda Alman Çeşmesi var. Hani açıldığı gün bizi bütün okul çocuklarıyla birlikte karşısına dizmişlerdi, biz de ne olup bittiğini anlamadan "Padişahım çok yaşa" diye bir kaç kez bağırmıştık. Hani, okulun sakallı mubaşiri, bir müzik öğretmeni edasıyla bize bir kaç okul şarkisi öğretmişti. Biz de o gün aralıklarla onu tekrarlamıştık.

O günü düşündüm. Sonra, Muvakkithane'nin karşısındaki büyük konağa gözüm dikildi. Yukarı kattaki odada küçük ablam Servet veremden ölmüştü. O gün ben, yandaki şu odanın buğulanmış camına parmaklarımla ablamı ne kadar sevdiğimi yazmıştım.

Aşağı köşedeki Kazasker Süleyman Sirri Efendi'nin odasında onu nasıl karyolada yatarken ilk kez yatarken gördüğümü anımsadım. Oğullarının koskoca delikanlı oldukları halde evin kâhyası "Aputte" diye çocukken taktıkları adla hala nasıl hitap ettiklerini hatırladım. Sonra fırından yeni çıkmış taze bir simit aldım, onu yiye yiye ilkokulun olan Tefeyyüz'ün bulunduğu Gedikpaşa yokuşuna doğru yöneldim, tekrar okulun yolunu tuttum.

Bundan sonra artık bir tiyatro tutkunu olarak tek başıma yaşayacaktım.

1910
30 Temmuz"da Erenköy'de Burhanettin Kumpayasında Conan Doyle romanında P. Decourcellein sahneye uyarladığı Sher- lock Holmes oyununda daha önce arkadaşı Selahattin'in oynadığı Bob rolüyle sahneye ilk adımını attı Reşat Rıdvan ve Burhanettin (Tepsi)beylerin Sahnei Milliye-i Osmaniye adı altında Beyoğlundaki Odeon Tiyatrosunda oynadıkları şu yapıtlarla rol aldı

Pierre Berton Napolyon Bonapart (Barral) rolünde Lorya Bey Dreyfus (Subay rolünde)Shakespeare Othello (Roderigo rolünde Chueca-Valverde, La Grande Via (Compererolünde Namık Kemal Gülnihal (Zeynel rolünde Hüseyin Rahmi Mürebbiye (Küçük Bey rolünde Özel bir topluluğun yine Odeon tiyatrosunda sahnelediği Shakespearenin Hamletinde de Laertesi oynadı

1911
Döneminin ünlü oyuncusu Vahram Papazyaının ve İstanbul'a gelen Fransız tiyatro toğluluklarının etkisiyle görgüsünü geliştirmek amacıyla Paris'e gitti. (bazı kaynaklar ise karıştığı bir siyasi olay nedeniyle sınırdışı edilince Fransa;ya gitti. Paris konservatuvarına tüm uğraşmalarına karşın giremedi, ancak oradaki tiyatrolar ve sinema stüdyolarında gözlemler yaptı.)Paris'e geldiği ilk Aksam Comedie-Française-de büyük Fransız oyuncusu Mounet-Sully"nin hiçbir oyununu kaçırmadı. Her gece tiyatro dönüşü, izlediği oyundaki rolleri ve oyuncuların makyajlarını, Quartier-Latin'de kaldığı küçük bir otelin çatı katındaki odasında baştan yaratmaya çalıştı.

PARİS GÜNLERİNİN DERSLERİ...
Paris'e yaptığı bu ilk gezi, zor koşullar içinde yaşayan genç Muhsin Ertuğrul için olağanüstü güç olmuştu. Üstünde çok az para bulunan sanatçı, o nedenle çoğu günlerini aç olarak geçirmişti. Öyle ki, Ertuğrul Paris'teyken "iki kez intahar etmeyi" düşünmüştü. Muhsin Ertuğrul bu konuda şunları ekler:

-"Paris'e ilk gidişimde parasızdım, kuru ekmek yiyerek yaşıyordum. Kestane yemek bir ziyafet oluyordu benim için. Ama dönemezdim; yapmak istediğimi yapmalıydım; tiyatro görmeliydim, tiyatro öğrenmeliydim. O sıralarda ümitsizliğe kapıldığım oldu. Birkaç defa Seine Nehri kıyısına gittim; intihar etmek için. iyi ki etmemişim..."
Muhsin Ertuğrul, sonraki yıllarda yapıtlarını tanıyacağı Sovyet yazarı Leonid Andreyev'i neden o kadar sevdiğini açıklarken de, intihar sorunu üstüne bir açıklamada daha bulunur:
-"Andreyev aç kalmış, intihar etmeye karar vermiş. Odasına gelmiş; bakmış bir pantalonu daha var. 'Satılabilecek bir pantolonu olan intihar eder mi? demiş, vazgeçmiş..."


YARIN KIYAMETİN KOPACAĞI KESİNLİKLE BİLSEM BİLE BU GÜN BİR ELMA AĞACI DİKERİM.
Muhsin Ertuğrul
İlk kez bir tiyatro oyunu yazmayı da aynı 1911 yılında denediğini belirten Muhsin Ertuğrul, bu konuda şunları söyler:
-"İntihar adında bir piyese başladım 1911'de. Hikaye de yazdım. Ertesi gün okuyunca tahammül edemedim yazdıklarıma. Çok bayağı şeylerdi."


HER ŞEYI TIYATRO OLAN BIR AVUÇ GENÇ
Paris dönüşümde, acemiliğin verdiği cesaretle birkaç arkadaş birleşip bir özel topluluk kurmaya kalktık ve adını da Ertuğrul Muhsin ve arkadaşları koyduk.

Topluluğunun başını, Mınakyan Efendi'nin Osmanlı Dram Kumpanyası'nda suflörlükle tiyatro yaşamına başlayan Cemal Bey çekiyordu.Ayda Hanım'la evli olan Cemal,yönetim işlerinden anlıyordu.Üstelik,oyuncu olmadığı için organizasyonla uğraşacak zamanı da vardı. Toplulukta Behzat'la Galip ve Sara Mannik'le Ayda Hanım'dan başka genç gönüllüler de çalışıyorlardı.

Piyes seçme işine Müfit Ratip'e bıraktım.Onun seçiş zevkine güveniyordum.Üstelik, oyunu Türkçe'ye çevireceğini ve bundan hiçbir maddesel çıkar beklemediğini de biliyordum. Gerçekten, bir birkaç oyun üstünde tartıştıktan sonra, Henri Bernstin'in La Griffe (Pençe)adli oyununu uygun bulduk.

Yaşlı oyuncusu Bulunmayan Topluluk ...
Kadro bakımından da topluluğumuzdaki oyuncu sayısı yeterliydi.Ancak, hepimiz çok genç olduğumuzdan başrol için gerekli yaşlı aktör aramızda yoktu.Tiyatroda oldum olası karakter rollerine heves duyduğumdan, bu yaşlı role yine adaylığımı koydum .Siyasal bir partinin başkanı , aynı zamanda parti organı gazetenin baş yazarlığını yapan, piyesin sonuna doğru başkanlığa da yükselecek olan Achille Cortelon rolünü üslendim.Oyunun konusu, yaşlı bir politikacının , genç ve görmemiş bir kızla evlenerek lüks bir yaşam sürdürmek için çıkar çevrelerine kayması ve sonunda genç karısının partideki rakibini sevmesi , bir gensoru önergesi ne yüzden yaşlı başkanın aklını yitirmesiyle biten , politik yanı ağır bir sosyal durumu içeriyordu.

Tiyatro yönü güçlü , insancıl duyguları iyi işlenmiş bir töre ve karakter incelemesi (etude de moers) niteliğini taşıyan piyes,seyirci katında da çok ilgiyle karşılandı.Yirmi yaşındaki bir aktörün,yaşlanmak için ne kadar makyaj ustalığı yaparsa yapsın ve oyun için ne kadar çalışırsa çalışsın,yaşın verdiği olguluğa erişemediğini;altından çıkan genç ve diri bir varlığın, olayları inandırıcı olmaktan alıkoyduğunu duyuyordum.

Ferah mevsimine başladığımız zaman elimizde, önceden hazırlanmış bir oyun dağarcığı yoktu. Sanat işlerini ben yüklendiğim için bu topluluğa özgü bir seçim düşünüyordum.

Ramazan yaklaştıkça, yapıtları seçme ve hazırlama çalışmaları üstünde kafa yormak gerekiyordu. Dar bir kadromuz vardı. Arkadaşlarımız paranın yüzüne tükürmüş, sanata varlıklarını adamış, sözcüğün tam anlamıyla idealist sanatçılardı. Dar bir kadro; sonra ne kadar süreyle sığınacağımız belli olmayan bir Ferah Tiyatrosu! Bütün güvencemiz kendi gücümüzdü. Aramızda ortak bir yön var: Hepimiz oyuncuyuz. Bunun dışında hepimizin bir görevi var: Herkes ağır bir sorumluluk altında, üstüne aldığı işi başarıyor.! Toplulukta baş, kıç diye bir şey yok.

Hiç Oynanmamış Yapıtlar
Dağarcığa seçilecek piyesler için de şöyle bir çizgi çekmeyi düşünmüştüm: O güne kadar Türk sahnesine girmemiş bulunan uluslararası tiyatro yapıtlarından karışık örnekler vermek. Bir Andreyev'den, biri Tolstoy'dan olmak üzere iki Rus, İki Moliére, bir Shakespeare, bir Norveç, bir İsveç, bir Danimarka, bir Macar, bir Alman, beş Fransız ve dört Türk oyunu...

O güne kadar Türk Tiyatrosu genellikle Fransız tiyatrosunun duygusal komedileriyle, gülünç vodvilleriyle beslenmişti. Avrupa'da çıraklık yıllarımın da etkisiyle Türk seyircisine birazda başka ulusların kalbur üstü yapıtlarını tanıtmak istiyordum: ama bu oyunların hiçbiri o güne kadar Türkçe'ye çevrilmiş değildi. Şu halde yapılması gereken ilk şey, oynatmayı tasarladığımız oyunların çevirilerini sağlamaktı.

Çeviriler Nasıl Yapılıyordu?
Elde edilen gelir, bir çeviriye yetecek kadar olmadığı için çeviri işide bize kalmıştı.
Sahne katında en küçük oda benimki. Tek bir kişinin güçlükle kımıldayacağı kadar küçük. Burayı yalnız makyaj odası diye değil, provam olmadığı saatlerde, piyes çevirmek için çalışma odası biçiminde de kullanıyorum. Odanın içinde iki kişi olunca kapı açılıp kapanmıyor.....
Gösteriler arasında metinleri Almanca olanları ben, Fransızca olanlarıda Galip Arcan üstüne aldı. Bir yanda oyun oynarken, öte yandan da onları boş bulduğumuz gecelerde çevirmeye koyulduk. Sıkı bir çalışmayla , bir yapıtın çevirisi, on günün gece yarısına sığıyordu.

Gece Yarıları M.Ertuğrul ve Muammer Karaca...
Gece yarısından sonra suyu çekilmiş bir değirmene benzeyen, seyircisiz, oyuncusuz kalmış bir tiyatronun küçücük sahne odasında çalışmanın büyülü bir zevki vardı. Sanki bütün gün prova yapan, akşam oyun oynayarak gece yarısına kadar yorgun düşen sanki siz değilmişsiniz gibi, yeni bir uğraşa dipdiri sarılıyorsunuz ve kalem,büyük boy kağıtlar üstünde izler bırakarak kayıyor. Bu büyük boy kağıtlardaki yazılar, Muammer tarafından hemen temiz bir deftere mürekkeple yeniden yazılıyordu. Hazır olanları da sahne defterine geçiriyorduk.

Muammer o yıl aramıza yeni katılmıştı.Kendisine henüz sahne üstünde rol verilmediği için sahne gerisinde yararlı oluyordu. Kış geceleri boş tiyatronun Okmeydanı gibi rüzgar üfüren yüzü gözü atkılarla sarılı, bacakları beylik bir battaniye, sırtı paltoyla örtülü bu genç, sabaha kadar bir oyunun birinci perdesini böyle temize çekecektir. Ara sıra üşüyen elinin buz kesmiş parmaklarını hohlayarak ısıtacak, sonra yine yazmaya koyulacaktır.

Odama bir ayaklı elektrikli ısıtıcı koyduğum için soğuktan pek o kadar yakınmam yoktu. Böylece yapıtları çevirmeye giriştik ve Ramazan tiyatro mevsimi boyunca bu çalışmayı yürüttük.

FERAH TİYATROSUNDA NELER OYNANDI?
Tolstoy'un Kreutzer Sonat oyununu Türkçeye çevirdim.Oyun kişileri bakımından da bizim oyuncu kadromuza uygun düşüyordu. Kreutzer Sonat'ı, Bir Macera adıyla çevirdim. Tolstoy'un La Puissance des Tenébres oyununu da ağabeyim Dr. Rasih, Almanca'dan Karanlığın Kudreti adıyla çevirdi.

Benim payıma, ayrıca, Hans Müller'in Die Flamme (Renkli Fener), Leonid Andreyev'in Der Gedanke (Düşünce) ve İbsen'in Bir Halk Düşmanı, A.Strindberg'in Cehennem (Baba) yapıtları düşmüştü. Andreyev'in yapıtını İhtililal adılayla oynamıştık.

Galip Arcan ise Fransızca'dan Charles Méré'nin Vertige (Humma), Danimarkalı yazar Karen Branson'un Professeur Klenow (Yaradan, Seni Affettim), Emile Erkmann ve Alexsandre Chatrian'ın birlikte yazdıkları L'Ami Fritz (Bekar Ali Bey), Birabeau-Dolley ikilisinin yazdıkları La Fleur d'Oranger (Sırat Köprüsü) ve Melcihor Lengyel adlı Macar yazarının Le Typon (Tayfun) adlı oyunlarını Türkçeye kazanmıştır.

Mahmut Yesari de G.Feydau'nun 1+1=1'ini Türkçeye uyarladı. Bu arda A.Vefik Paşa'nın Moliére'den uyarladığı L'Avare (Azarya) ile Georges Dandin (Yorkgaki Dandini) gibi iki Fransız kalsiğini ve Shakespeare'in Othello'sunu dağarımıza ekledik. Kemal Ragıp'da A.Dumas Fils'in Kamelyalı Kadın'ını çevirmişti.Ayrıca, ait Derviş'in uyarladığı Arkadaş, Reşat Nuri'nin uyarladığı Kızıl Şenlik ve Romain Roland'ın Danton'u sahnelenmişti.

Faruk Nafiz'den Vedat Nedim'e...
Aynı yıl, Faruk Nafız'ın Canavar, Vedat Nedim'in ilk piyesi olan İşsizler, Sermet Muhtar'ın Duvar Aslanı, Vedat Örfi'nin Vefaen Ferağ, Münire Eyüb'ün Kaşif Efendi, Saibe İbrahim Necmi'nin Ölümden Sonra ve Osman Cemal'in İstanbul Revüsü adlı yapıtlarını da oynadık.

Bu oyunlar Türk tiyatrosunda o güne kadar el uzatılmamış diyarların başyapıtlarıydı.Amacımız, alışılmış oyunların dışına çıkarak, Türk sahnesine içerikleri daha özlü yapıtları sunmaktı.

KİŞİSEL SORUNLARIN GİRMEDİĞİ SAHNE
Tiyatroya ne ailemizin, ne de kendimizin kişisel sorunları girebiliyordu. Bütün konuşmalarımızı çıkaracağımız yeni oyunun daha iyi, daha kusursuz, daha olgun bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlayacak yolları araştırmak üstüneydi.Çalışmayı aksatacak, genel sanat havasına ters düşen hiçbir sorun gelmedi ortaya. Aramızda da tiyatrodan, oyunlardan ayrı özel bir konu olmadı.

Cumhuriyet'in Yeni Ufuklarında....
Böylece Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türk tiyatrosu yeni ufuklara yöneliyor, yeni yeni yapıtları ve konuları sahneye çıkararak, Türk seyircisinin görüş açısını genişletmek yoluna giriyordu.
Oyunların dekorlarını bile kendimiz yapıyorduk. Öyle diyebilirim ki, dünyanın hiçbir yerinde böylesine birbirine kenetlenmiş bir topluluk, böylesine insanüstü çalışmayla tiyatro tarihinde adıyla anılan dönem gibi bir ortamı kolay yaratmamıştır.

1912
Türkiye'ye döndükten sonra, 29 Şubat'ta İstanbul'da ilk kez sahneye konulan Paul Hyacinthe Loyson'un Müçtehi (L'Apôtre) oyununda Octave Baudouin rolünü oynadı. 6 Mayıs'ta Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları topluluğu adına Ertuğrul ilk kez Hamlet'i yönetip oynadı ve olumlu eleştiriler aldı.

1913 Kemal Emin (Bara), İ. Galip (Arcan), Behzat Hâki (Butâk) gibi sanatçıların da içinde bulunduğu bir topluluk oluşturarak bu kez Brieux'nün Simone (Edouard de Sergeac rolünde), P. Autier'nin Fener Bekçileri ve Mark Twain'in Şikago Çiftçisi adlı oyunlarını yönetti. Bu topluluk Bursa'ya düzenlediği turnede Millet Tiyatrosu adıyla; Türk Ocağı'nda gösteriler verirken ise Yeni Turan Temsil Heyeti adı altında çalışmasını sürdürdü.
Şehzadebaşı'nda bir sinema salonu kiralayarak, Ertuğrul Sineması'nı açtı. Burara hem film gösterdi hem de oyunlar oynadı. Sinemada Donanma Cemiyeti yararına oynadığı tek bölümlük oyunlar, Georges Feydau'nun Canım, Böyle Çırılçıplak Dolaşma (Ventroux rolünde), Karanlıklar İçinde Buse (Henri dupley rolünde) ve Fener Bekçileri'nden bir uyarlama olan Vazife Uğruna (Rıza Rolünde) adlı yapıtlardı.
Yeniden Paris'e gitti. Thêâtre Antoine'da Lugnê-Poe'nun sahnelediği ve Suzanne Desprês'nin oynadığı Hamlet'in provalarını izledi. Yıllar boyunca ciltler dolduracak tiyatro yazılarının ilkini, söz konusu Hamlet gösterisi nedeniyle Şehbal dergisinde yayınladı.
Ayrıca, Jacques Copeau'nun Viex Colombier ve Antoine'ın Odêon tiyatrosundaki çalışmalarını yakından izledi.
Sarah Bernhardt, Rêjane ve Guitry gibi sanatçıların, ünlü Rus Balesi'nin gösterilerinde bulundu
1914
Paris dönüşü Ertuğrul Muhsin ve arkadaşları adını taşıyan bir topluluk kuran Ertuğrul'un yanında Behzat Haki İ. Galip Müfit Ratıp Sara Mannik tiyatronun yönetsel işleriyle uğraşan Cemal Bey ve eşi Ayda Hanım ilre bazı genç yetenekler vardı Müfit Ratıp oynanacak yapıtların seçimini üstlenmişti ilk oyun Henri Bernste-in"in La Griffe (pençe)adlı yapıtıydı :Ertuğrul oyunu Fahişe adıyla sahneledi ve Achille Cortelon rolünü üstlendi Oyunun İlk gösterisi Kadıköy'deki Hale sinemasında verildi. Çok beğenilince, Osman Bey Ortaköy, Üsküdar,Büyükada ve Şehzade Başı gibi Bütün semt Tiyatrolarında oynandı ikinci oyun olarak, Eugene Brieux,nün le Berceau adlı yapıtını M. Ertuğrul Büyük hata adıyla Türkçe'ye uyarladı ve sahneledi topluluk dağılınca Burhanettin Bey ile H. levadan"ın servir (Silah başında) oyununda M .Ertuğrul Teğmen Eulin rolünü oynadı İstanbul belediye başkanı DR Cemil Topuzlunun Darül bedai-iOsmaninin kurulması için görevlendirdiği Reşat Rıdvan Beyin çalışmalarına Ertuğrul da katıldı. 14 Temmuzda Darül Bedainin Açtığı eleme sınavlarına M Ertuğrul Hamletten bir parçayla girdi ve iyi bir notla sınavı kazandı giderek tiyatro bölümünde yardımcı Öğretmenliğe atandı 4 Ağustos da 1. Dünya savaşının çıkması ve Osmanlı imparatorluğunun Fransa karşısında yer almasıyla, Antoine Ülkesine geri dönmek zorunda kaldı.

İSTANBUL BELEDİYE BAŞKANI Dr. CEMİL TOPUZLU İLK ÖDENEKLİ TİYATROYU KURUYOR.
"İstanbul'dan birkaç barakadan başka ne bir tiyatro binamız ve ne de sahneye çıkabilecek bir artistimiz yoktu. Bundan dolayı pek çok üzülüyordum. Sultanahmet Meydanı'nda bir tiyatro ve bir de Şehremaneti (Belediye) binası yapılmak üzere Şehremaneti Heyet-i Fenniye Müşaviri Mösyö Orik'e (M.Auric)bir proje hazırlattım. Diğer taraftan aktör ve aktris yetiştirmek üzere, pek çok tanınmış Fransız artistlerinden Paris'teki Odeon Tiyatrosu müdürü Müsyo Atuman'ı (M. Antoine) İstanbul 'a çağırarak Şehzadebaşı'nda Letafet Apartmanı'nda te'sis eylediğim ve Darülbedayi ismini verdiğim Tiyatro Mektebi'nin Müdüriyet'ine ta'yin ettim."

ÖDENEKLİ TİYATRODA HAFİF OYUNLAR MI, AĞIRBAŞLI YAPITLAR MI?
Aslına bakılırsa, Darülbedayi topluluğu içinde huysuzluk, baş kaldırılıcılık eden bir ben vardım...

Ara sıra oyunbozanlık edişimin başlıca nedeni, oynanmak üzere seçilen Fransız sahnesinin hafif bulvar komedilerinin Türkçe'ye uyarlanmış kötü örneklerini kapsayan repertuarımızdı. repertuar konusunda şöyle diyordum:
-yeni kurulmuş ve Belediye'den denek alan bir yarı kamusal kuruluş olan Darülbedayi'de adi vodvillere öncelik tanımamalı, seyirciye bir şeyler veren ciddi yapıtlar oynanmalıdır Edebi Kurul ise, şu kanıdaydı:
-<

1915
3 Ocak da çıkan Darül Bedai yönetmeliğinin 29. uyarınca Muhsin Ertuğrul Darül bedai kadrosuna sekiz lira aylıkla alındı 13 Ocak ta Ertuğrul un da katkılarıyla düzenlenen Darülbedayi-nin ilk uygulama gösterisinde şiirler okundu şan konseri verildi Mınakyan Efendi nin denetiminde Ziya Kegam Agavni ve Vehanuş-un oynadıkları Altı Aydan Beri adlı tek bölümlük bir oyun sunuldu

1916
20 Ocakta Darülbedayi"nin ilk oyunu olarak sahnelenen Emile Fabre"dan Hüseyin Suat"ın Çürük Temel adıyla uyarladığı La Mai-son d Argile adlı yapıtlara Ertuğrul başrolü oynadı ve başarısı nedeniyle uzun süre övüldü
14 Mart"ta Darül-bedai de para sıkıntısı baş gösterdi ve Müzik Bölümü kapatıldı 20 Mayıs"ta Darülbedayi"nin ikinci oyun olarak sunduğu ibnurrefik Ahmet Nurinin Hisse"i Şayia adıyla Daniel Richeden uyarladıgı LE Pretexte"te Suudi rolünde sahneye çıktı ve ilk oyundaki başarısını bastırdı kurumdaki geçimsizliklere ve karışıklara dayanamayarak tiyatro alanında görgüsünü arttırmak için Haziranda Darülbedayi yönetiminde izin alarak. Berline gitti Gündüzleri film sütüdyolarında çalışırken geceleri Max Reinhardtın izniyle Deutsches Theaterde Viktor Barnowskynin izniyle Lessing-Thearterde Geheimrat Winterin izniyle de Kraliyet Tiyatrosunda Provaları izledi. Sinema yönetmenliği Emil Albes ve ünlü oyuncusu Albert Basser-mann ile tanıştı Yönetmen Harry Lambrez-Paulsenin Karl Backer sachs ile çevirdiği bir komedi filminde yönetmenin yardımıyla küçük bir rol aldı Aynı yönetmen başrolünü Magda Magdalenanın oynadığı karanlıkta ışık (Das Licht in der Nacht)filminde ona daha uzunca bir rol verdi Sinema dünyasında girip başka yönetmen ve oyuncularda tanıştıktan sonra Ertuğrul çeşitli filmlerde oynadı.

GÜNLÜK YAŞAMI SÜRDÜREBILMEK AMACIYLA FILM ÇALIŞMALARI
BERLİN'de tiyatro yaşamını daha iyi tanıyabilmek için kalış süremin uzatılması amacıyla Darülbedayi'nin Tiyatro Yönetim Kurulu Başkanlığı'na Yaptığım öneri kabul olunmayınca, başımın çlaresine bakmak üzere bir yol aramak gerekiyordu.
Yabancı olduğum Berlin'de ne gibi bir iş yapabilirdim? Pansiyon aylığımı verecek kadar bir parayı hangi kaynaktan sağlayabilirdim? Onu düşünmek, o yolda öteye beriye başvurmak zorundaydım. Öyle bir iş bulmam gerekiyordu ki, öğleden önceki provalara ve gece oyunlarına gitmeye vakit ayırabileyim. Aksi takdirde, Berlin'de de oturmayı uzatmak, hem de sıkıntı pahasına açlığa katlanmakta bir anlamı olmazdı.
İşte tam o sıralarda pansiyon komşum Frau Wilke'ye, <> açıkladım.
Almanya'da İlk Sinema Oyunculukları...

Rejisör Albes'le Çevrilen Filmler...
Günün birinde Frau Wilke , film rejisörü Emil Albe'i davet ederek ,bizlere bir kahve şöleni vedi. Birimci dünya Savaşı sırasında Almanya 'da kahve diye bir kara su içilirdi.Ne olduğunu kimsenin bilmediği bir siyah su ! Ama , onu da bulmak büyük bir nimetti. Emil Albes 'le tanıştık. Bana yardim edeceğine ,çevirdiği filmlerde ilk fırsatta rol sağlayacağına söz verdi. Gerçekten , çok geçmeden Karl Backersachs ve Harry Lambrez-Paulsen'le çevirdigi bir komedi filminde bana rol sağladı .Böylelikle ilk kez Alman sinema dünyasına da katilmiş oldum. O akşam bana40 mark verdiler.

Demek oluyor ki, ayda 5 gün sinemada iş bulacak olursam, bir aylik geçimim sağlanacak.
Çok geçmeden yine o rejisör, o zamanın en güzel yıldızlarından biri olan Magda Magdalena ile çevirdiği Das Liçht In der Nacht (Karanlıkta Işık) filminde bana uzunca bir rol verdi. Bu rolde de dışarıda, hem içeride çalışma günlerim vardı.

O dönemlerde özellikle erkek eleman kıtlığında, sinema guruplarının makyaj yapmak için friseur makyajçıları yoktu.
Ben de kendi makyajımı kendim yaptım. Rejisörün karşısına gittim, onayını aldım. Film çevrilmeye başlandı. Film de rolü olan erkek, kadın sanatçılarının sonradan anlattıklarına da göre, her oynadıkları yeni filmin rejisörlerine benden söz ederek hakkımda iyi tanıklık ediyorlarmış.
Beş gün süren bu rol için de bana 500 Mark ödedi, Yemek, yatmak için Kaiserallee' deki Pansiyon Marzahn'a ayda 200 mark veriyordum. Beş günlük çalışmam, demek, iki aylık geçimimi sağlayabilecekti.

Yeni Filmler, Tiyatrocu Dostlar...
İlk filmimin rejisörü, ondan sonra çevirdiği bütün filmlerde bana rol verdi. Kısa sürede film dünyasında birçok yapımcılarla, günün başrol oynayan birçok yıldızlarıyla tanıştım. Bir rejisör başka bir yönetmene, her yıldız kendi rejisörüne benden söz ediyor; böylelikle hemen hemen bütün film stüdyolarına girmek, çalışmak olanağını buluyordum. Artık Berlin'de kalıp da tiyatro çalışmalarımı sürdürmek benim için hiç zor değildi. Pansiyonumun telefonu, aralıksız yeni rol için çağıran yapımcıların bıraktıkları haberlerle işliyordu. Geçim parası bir sorun olmaktan çıkmıştı. Yeni yeni rejisörlerden çağrılar alarak birçok filmlerde küçük roller oynamaya başladım. böylelikle de pansiyon parasını sağlıyordum; hatta üstelik cep harçlığı da kalıyordu. İşin en önemli yanı, filmde tanıştığım bütün sanatçılar beni kendi tiyatrolarına çağırıyorlardı. Düzenli biçimde izlediğim Krallık Tiyatrosu'ndan ve Lessing-Theater'den başka, öteki tiyatroları da tanımak, sanatçılarıyla tanışma fırsatı çıkıyordu.

Aralık ayında İstanbul'a döndü

1917
25 Ocak ta Robert de Fleurs-G.A Caillavetinin Labelle Aventure adlı yapıtında Tahsin Nahit in uyarladığı bir çiçek iki böcek güldürüsünü Darül-bedayi de sahneledi ve Büyük baba rolünü oynadı ,2 Mart ta Darül-bedayinin sahnelediği ilk yerli oyun olan Halit Fahri Ozan Soyun Baykuş Adlı manzum dramının gösterisi gerçekleştirildi sanatçı bu oyunu hem sahneledi hem de İhtiyar Köylü rolünü oynadı deneyimi oyun düzeni ve başarısı göz önüne alınarak sanatçıya iki lira zam yapılarak Aylığı 12 liraya çıkarıldı 26 Haziranda Henri Kıstemaeckers den Muhsin Ertuğrul'un uçurum adıyla uyarladığı ve birinci perdesini yeni baştan yazdığı La Flambeenin ilk temsili verildi oyunu yöneten ve başrolünü üstlenen Ertuğrul o sırada Boğazlar genel komutanlığında askerlik görevini yapmaktaydı Temmuzda izin alan sanatçı Ağustos ayında yine Berlin"e gitti.

SAVAŞ ORTASINDA BERLIN..
BALKAN EKSPRES'i İstanbul'dan hareketinden iki buçuk gün sonra, akşam karanlığında Berlin'in Zoo İstasyonu'nda durduğu zaman, Pertev Şevki bir arkadaşıyla birlikte beni ve Tauenzienstrasse'deki pansiyonlarında hazırladıkları odaya götürüyordu.

Küçük bir sofraya oturmuştuk. Savaş yıllarının yoksulluğu Berlin'i de kasıp kavurmaya başlamıştı.Her şey kısıtlı bir ölçüye binmişti. iki dilim ekmek yemeğe kimsenin hakki yoktu. Geçim sınırlanmıştı. Giyimde öyle. iki çift çorap alınamıyordu.Her şey hesaplıydı, ve bu durum, ilk oturduğum arkadaş sofrasında bile bir bakışta gözüküyordu. Yenildi içildi, uyundu.

ALMANYA'DA NELER YAPABİLİRDİM?
Ertesi gün Türk sefarethanesi'nde Müsteşar Ethem Menemenci'nin ziyaretine gidildi. Müsteşar Ethem Bey'e, geliş nedenim anlatildi.
Önümde üç yol var:
Biri Krallık Tiyatrosu'nda öteki ünlü Reinhardt Tiyatrosu'nda, sonuncusu ise Lessing Tiyatrosu'nda...
Bunlar arasında bir seçim yapabilmem için önce tiyatroların özelliklerini yakından tanımam gerek.
Seçiş sırasında iki ayrı ölçüyü göz önüne bulundurmak gerekiyordu:
Biri, kendimi en yararlı tarzda yetiştirmek,yani iyi bir aktör, iyi rejisör olmak.
Öteki de tiyatroların yönetim ve teknik sorunlarını inceleyerek, Türkiye'ye dönünce bir tiyatro'yu hem teknik, hem de yönetim açısından çekip çevirebilmek..
Bunları bana sağlayacak tek bir tiyatro bulursam, ona sarılacaktım. Şayet bu olanakları ayrı ayrı tiyatrolarda bulursam, o zaman ikiye, üçe bölünmem zorunlu olacaktı.

Asker Aktörler , Üniformalı Teknisyenler....
1916'da Birinci Dünya Savaşı başlayalı iki yılı geçmişti. Bu arada, birçok genç yetenek, sınırlarda askerlik yapmakta. Alman tiyatroları, askerden ancak gereksinimleri için izin alınarak, mesleklerinde çalışmasına fırsat verilen aktörlere perdelerini açabiliyorlar.Hatta, sahne işçilerinin hemen tümü askeri üniforma taşıyor. Aktörler ve bazan yöneticiler arasında da subay , er elbiseli birçok insan görülüyor.Alman Krallık Tiyatrosu'nun sahne arkası , hemen hemen bir kışla gibi.
Berlin'de tiyatro yaşamını şöylece üstünkörü bir kavramak için , oynanan piyesleri izleyerek bir karara varmak gerekiyordu. Berlin'de ilk hafta boyunca tiyatro dolaşma , arka arkaya piyesler görmek gerekliydi. Genellikle ilk izlenimim şöyle oldu:
O zamana kadar yalnız Paris tiyatrolarını izlemiş bir kişi olarak , önümde açılan yeni ufukta sanat ve sanatçı bakımından da değerleri yüksek yapıtlarla karşılaşıyordum. Karşılaştırmak gerekirse , kamusal tiyatrolar arsında Paris'in Comédi -Française 'ine karşılık, Berlin'deki Könighlice schauspielhaus daha bir üstünlük kazanıyordu. Bir kez, sahne tekniği, Fransa'yla hiçbir biçimde karşılaştırılamayacak ölçüde ilerlemişti. Oyunculara gelince, onların arasında da erişilemeyecek değerde büyük sanatçılar vardı.

ATLANTİK OKYANUSU'NDAN NEW YORK'A....

NEW YORK, NEW YORK
York Oteli'nin geniş yatağında yatıyorum. Mezar gibi gemi ranzasında ve trende birbirine geçen bedenimin rahatladığını duyuyorum. Oysa uyuyabilmek olanaksız. İçim içime sığmıyor. Yıllardır bir hastalık gibi içimi kemiren büyük bir özlemime daha kavuştuğumu, bütün tasarladıklarımın sonunda gerçekleştiğini görüyorum.

New York'ta Ne Çok İnsan Var... Kalın perdelerin arasından sızan gün ışığı beni uyandırdı. Tuhaf bir görünüm. Aşağıda bücür insanlar yürüyor; oyuncak gibi otomobiller gelip geçiyor. Sokak çok kalabalık.Burada ne çok insan var. Sonra düşünüyorum, burası New York.Aşağıdaki kalabalığa bakarken insanın başı dönüyor, ya o karşıdaki, yüksek yapılar, insan kafası ve insan kolunun diktiği sıra sıra anıtlar...

Bu izlemeye doyulmaz görünümü ister istemez bıraktım; giyinmek, sokağa çıkmak, halkın arasına karışmak gerek.

Görkemli Çevreyi Yaratan !...
Yoğun bir insan selinin akıp gittiği yaya kaldırımında bir damlayım şimdi. Bu kitleyle birlikte uzun süre New York sokaklarında gezdim.
New York genelde demir ve betondan bir kent; Bir kent değil bir ülke! Bitmek tükenmek bilmeyen işlek sokaklar, çelikten köprüler, görkemli yapılar. Üstünde görünen bu, altında da yine öyle; Kat kat ucu bucağı belli olmayan yeraltı yolları.

Bence aşağıda ve yukarıda gördüklerimiz New York ya da Amerika değildir. Asıl Amerika, bu çelikten uygarlığı kuran kafadır. Bu geniş, kaskatı demirden, sinirleri çelikten güçlü vücudun bir kafası olmalı. Bu kafa nerede? Onu gördüğüm gün, Amerika'yı tanımış olacağım. Bu kafa okullarda mı, Bankalarda mı, yoksa fabrikalarda mı?

Jannings'in Günah Sokağı ve Haftalık Geliri
Düşüne düşüne, çevreyi seyrede ede sonunda Paramount'un koca binası önüne gelmişim. Bu iri yapının alt katı büyük bir sinema salonu olarak yapılmıştı;olağanüstü donatılmış bir girişi vardı. Önde ve girişte Emil Jannings'in doğal boyunda bilmem kaç kat büyüklüğünde resimleri asılı.

Amerika'da büyük ün kazanan ve çok sevilen bu Alman sanatçının, İsveç'li rejisör Mauritz Stiller'in Paramount kuruluşu adına 1927'de yaptığı Günah Sokağı (The Street of Sins) adlı filmi oynuyordu.

Bu görünüm bana sekiz yıl öncesini hatırlattı. O zamanlar yönetmen Robert Wiene 'nin Dr. Caligari'nin Odası (Das Kabinetti des Dr. Caligari1919) adlı ünlü Alman filmini Amerika'da göstermemek için düzenlenen düşmanca gösterileri düşündüm. Çıkarcıların yaptıkları yurtseverlik adı altında yaptıkları o protestolar, tanınmış Amerikan yazarı Upton Sinclair'e Bana Dülger Derler (They Call Me Carpenter-1922) adlı romanını esinletmişti. Bu rezaletten yalnız o kaldı.

Ey çıkar; sen insanların burnuna halka, zincir takan, onları maymun gibi oynatan bir çingenesin!

Bir Alman sanatçı giderek Amerika dünyasının gözbebeği olmuştu. Şimdiye kadar hiçbir oyuncuya nasip olamayan haftada sekiz bin dolar yani 16bin Türk Lirası gibi bir gelire kavuşmuştu.

AMERİKAN SİNEMASI VE HOLLYWOOD
KENT BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ "UNIVERSAL"
Hollywood'da gezdiğim, gördüğüm sinema kuruluşları arasında, öncelikle izlenmesi gereken en büyük kurum Universal'dı.Universal'ın başkanı Carl Laemmle, Amerika ve Avrupa sinema endüstrisinin, sayılır; büyük küçük herkes ona "Laemmle Amca" derdi.

Universal film yapım kuruluşu, o dönemde Amerikan sinemacılığının gerçek yüzünü, çizgilerini taşıyan başlıca kurumdu.Bir aralar sesiz sinemacılıkta moda olan sekiz hafta boyunca gösterilen, kırk beş serilik Amerikan dramlarıyla kovboy ve kızıl derili filmleri, bin bir serüvenli, heyecanlı sinema destanları, hep bu stüdyoların ürünüdür. Ne var ki gerek sinemadaki ilerlemeye katılmak, gerekse Avrupa piyasasına hoş görünmek ve yeni sanat beğenilerine uymak için Universal filmlerine ayrı bir çeşni vermek zorunda kalmıştı. Universal'da eski serüven, kovboy, kahramanlık filmleriyle birlikte, çağdaş komediler, tarihsel filmler, smokinli, fraklı dramlar da yapılıyordu.

Avrupa'ya Dönük Filmler...
Universal'ın kodaman patronu Laemmle, ticaret ve yönetimde olduğu kadar, siyasette de üstündü. Paramount'un filmleri için Emil Janinngs'i Hollywood'a getirerek Almanya piyasasına olma siyasetine karşılık, Laemmle de Conrad Veidt'i yüksek ücretlerle derhal Universal'a almış ve böylece o da Alman piyasasına zoraki ortak olmuştu.Alman rejisörlerinden Paul Leni de Universal'da çalışıyordu.

. 1921;de Darülbedayi;de yönetmen olarak göreve başlayan Ertuğrul, yönetin kurulunun ve diğer birimlerin sanatçılardan oluşması için girişimlerde bulununca, arkadaşlarıyla birlikte Darülbedayi;den çıkarıldı. Bunu üzerine çeşitli filmler çekmeye başladı ve Kurtuluş Savaşı üzerine ilk belgesel sayılan Zafer Yolları adlı filmini gerçekleştirdi. Türk tiyatro tarihinde ;Ferah dönemi; olarak bilinen çalışmalarını Ferah Sinemasında sürdürürken

ÖMRÜNÜN SON ANINA KADAR TİYATRO İÇİN SAVAŞAN SANATÇI
Darül-bedayi'nin yeni bir Ankara turnesini gerçekleştirdiği 1930 ilkbaharında, bir Nisan akşamı, Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk'te tiyatroya gelerek oyunu izler. Bunu ardında Muhsin Ertuğrul yaşamı boyunca coşkuyla anımsayacağı eşsiz bir olayı yaşar.
Türk tiyatro sanatı ve daha genelde tüm sanatlar ve sanatçılar açısında olay öylesine anlamlıydı ki,Muhsin Ertuğrul o gece aldığı yaratıcı ışığı bütün ömrünce aynı titizlikle, aynı ödünsüz tavırla sürdürmeyi bilecek ve Türk tiyatrosunu başarıdan başarıya götürecekti.
Muhsin Ertuğrul, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'le karşılaştığı o geceyi aradan 33 yıl geçtikten sonra şöyle anlatacaktı:
"Ara sıra arkaya bakmak, geçilen engelleri görmek, sarp yolları ve yorgun argın üstüne oturup dinlendiğimiz aşılan kilometre taşlarını anımsar gibi takvim yıllarını saymak, ne kadar yol aldığımızı, amaca ne kadar yaklaştığımızı, hesaplamak iyi olur.Ancak böylelikle adımları daha sıklaştırmak mı, geri kalan saatleri daha yapılması gereken işlere göre ayarlamak mı gerektiği ortaya çıkar.

Bugün 11 Nisan 1963....

Şöyle bir otuz üç yıl öncesine dönersek, kendimizi, tiyatro alanında, güçlükle inanacağımız gerçeklerle yüz yüze bulacağız.
O günlerde gittikçe eksiliyorduk. Kısa sürede iki yüz hevesliden belki yirmiye inmiştik. Arkadaşların çoğu tiyatrodan çekiliyor; kimi milletvekili, kimi avukat, kimi doktor oluyordu. Sanatın ağır yükü; geçimin katı ve kuru kaynağı sanatçıların ömürlerini törpülüyordu. Çoğumuz hastalanıyor, devrili devriliveriyordu. İşin kötüsü bizden sonraki kuşak tiyatroya aşırı istek duymuyordu. Bütün bunla bizi kara kara düşündürüyordu: Ne yapsak da tiyatronun kaynağını kurutmasak, yeni yeni sanatçılar üretsek diye...

İlk ağızda yapılacak şeyle şunlardı: Tiyatroyu başıbozukluktan kurtarmak, onu batıda olduğu gibi bir düzene sokmak, sanatçıları aç kalmayacak kadar geçinen onurlu bir topluluk durumunda çalıştırmak... İşte bu amaçlarla beşi kadın yirmi kişi Tepebaşı salaşına sığındık. Üç yıldır çizdiğim sıkı program içinde, gece gündüz demeksizin, maden işçileri gibi aylarca gün ışığı görmeden, ciğerlerimize temiz hava çekmeden günde 16 saat çalışıyorduk. Eskiden İstanbul'un tiyatro mevsimi altı aydı. Marttan sonra tiyyatro kapanır, biz de kendimizi Anadolu' ya atardık.

Eğitim Bakanı Taray ve Tiyatro Sanatı
1930 yılının Nisan ayındayız. Ankara'da Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey'in yaptırdığı Yeni Türk Ocağı Tiyatrosu'nu açmaya gittik. Bizden üç gün önce orada Marie Bell Charles Boyer Topluluğu oynamıştı. Hemen arkalarından biz başladık. Repertuarımızda güzel yapıtlar vardı: Hamlet, Mürai, Muhayyel Hasta gibi klasiklerle çağdaş Alman ve Fransız oyunları....

.... Ankara'dan ayrılacağımız 11Nisan 1930 Cuma günü eski Kar**** Lokantası'nın özel bir salonunda, Milli Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü (Taray) Bey, sanatçılar onuruna bir öğle yemeği düzenledi ve bu arada, bir söylev verdi. Milli Eğitim Bakanı'nın sözleri şunlardı:

"Tiyatroyu bu duruma getirinceye kadar kendilerinin katlandıkları sıkıntıyı, çektikleri güçlükleri içimizde bilmeyen yoktur. Bu güçlüklerin tümünü sanatçılarımız, sanatlarına olan aşklarıyla yendiler; bu aşk üstünde hakikaten ısrar etmeliyiz."

Resmi kişilerin beylik nutuklarında daha basmakalıp bir laf kalabalığı olamaz. Herkes söylenen o tür sözlerin insanlık duygularından uzak, politikaya dayanan yönlerinden iğrenir. Oysa, Cemal Hüsnü Taray'ın söylevindeki, "Bu aşk üstünde hakikaten ısrar etmeliyiz" sözleri, bizim tiyatro çalışmalarımızı da, özellikle kendi aramızda, her soğuk mizaca açılamaya çalıştığımız bir sevgi serumudur.

..... Gazi Mustafa Kemal'le Maramara Köşkü'nde
Yemeğin sonuna doğru Mili Eğitim Bakanı'nın telefona çağırdılar. Sofraya döndükleri zaman, Gazi Hazretleri'nin bizi o akşam Marmara Köşkü'nde kabul buyuracaklarını müjdelediler. Eskişehir'e hareket etmek üzereydik geri bıraktık.

Marmara Köşkü'nde 11 Nisan 1930 Cuma akşamı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın huzurunda sanatçıların geçirdikleri gece, can çekişen, kısırlaşmaya yüz tutmuş Türk tiyatrosuna yeni bir umut ve ufuk açmıştır.

Gazi gibi büyük bir insan bizi yalnız ağırlamak için oraya çağırmaz elbette... bize verecek bir emri, söylenecek bir sözü vardır.Okyanus dalgaları gibi ve birbiri arkasından ağır ağır iltifatlardan sonra baş başa kaldığımız zaman,

"Siz,"buyurdular,"benim ta ataşe militerlik çağımdan beri memleketimiz de görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Böylesine birbirine bağlı bir sanat topluluğunu kendi imkanlarınızla hazırlatıp bize getirdiniz, gösterdiniz. Şimdi ben, Devlet Reisi olarak size soruyorum: Hükümetten ne gibi bir yardım istersiniz?"

...... O anda Gazi Hazretleri'nin gözlerine baktığım zaman, ülkenin olduğu kadar, tiyatronun da ileri günlerini düşündüm. Geçmişin değil, geleceğin önemini anımsadım. Verimli bir bayraktarı, Büyükada mezarlığına daha yeni gömmüştük; biri de senatoryumlar da tedavi görecekti. Böyle giderse, bir kaç yıl sonra Türk tiyatrosunda sıra sıra mezar taşlarında başka bir şey kalmayacaktı. Beni en çok ilgilendiren, tiyatronun bizden sonraki durumuydu. Onun için benden cevap bekleyen Gazi Mustafa Kemal'e "Bir tiyatro mektebi istiyorum Paşam" diyebildim.
O gece Aynı isteğimi İsmet Paşa'ya da söyledim ve Gazi Hazretleri o akşamı şu sözleriyle bitirmişti:
"Efendiler... Hepiniz meb'us olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiz, fakat sanatkar olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim!"

İsmet Paşa'da tiyatro konusuyla ilgilendi. Ama devlet değirmeni yavaş dönüyor; çoğu zaman da işleri değil kişileri öğütüyor. Adana'ya geldiğimiz zaman Cemal Hüsnü Bey'den o yıl için tiyatro mektebi konusunda hiç bir yardım yapılamayacağını bildiren bir mektup aldım.

Darülbedayi'de Tiyatro Meslek Mektebi
İş başa düşmüştü. İstanbul Belediye Başkanı Mühittin Üstündağ'ın yardımıyla, 19 Kasım 1930'da Darülbedayi içinde Tiyatro Meslek Mektebi diye, öğretmenlerine on para vermeyen, ama öğrencilerine ellişer lira yol parası sağlatan ama yinede istekli aday bulamayan bir okul açtık.O ara öyle bir toplumda yaşıyorduk ki, tiyatroya dönüp bakmak bile küçüklük sayılıyordu........

İstanbul'daki Tiyatro okulu bir iki sanatçı yetiştirdikten sonra, parasızlık ve ilgisizlik yüzünden kapandı. Ankara'nın tiyatro okulu sözünden de altı yıl bir haber çıkmadı.

Prof.Ebert, 1936'da Okul İçin Türkiye'de
Sonunda, 1936 Mart'ında Prof. Carl Ebert bir tiyatro okulu açmak için Türkiye'ye geldi.
Türk toplumunda tiyatronun yerini bütün gerçekleriyle kavrayamadığı için Ebert'le aramızda bazı düşünce ayrılıkları oluyordu. Buna bir örnek olarak söyleyeyim:
Ben öğrencilerin yatılı olmasını, devletin yedirmesini, giydirmesini, cebine harçlık vermesini istediğim zaman Ebert bu öneriyi yadırgıyor; böylelikle sanatçı yetişmeyeceğini söylüyordu. İsteğime uyularak ilk açılan tiyatro bölümü sınavlarına, Ankara ve İstanbul'dan 38 aday girdi. Bunlardan altısı tiyatroya yarayabildi ve en acınacak yönü tek kız aday yoktu.

Başlangıç işte böyle oldu. 11 Nisan 1930 akşamı Marmara Köşkü'nde Gazi Mustafa Kemal'in verdiği emirle açılan tiyatro okulunda, Bir Devlet Operası ve Devlet Tiyatrosu çıktı.

İSTANBUL ŞEHİR TİYATROSUN'DA M.ERTUĞRUL'UN ATILIMLARI
II.Dünya Savaşı'nın sonuna doğru adı giderek İstanbul Şehir Tiyatrosu olarak değişen Darülbedayi'de büyük atılımlar yapmıştır. 1931-1946 yılları arasındaki Şehir Tiyatrosu dönemi, Türk tiyatrosunda yenilikler ve denemeler aşaması olarak nitelendirilebilir.Atılan adımların en önemlilerinden birisi, hiç kuşkusuz, ilk kez Çocuk Tiyatrosu'nun gerçekleştirilmesidir. Çocuk tiyatrosuna dönük çalışmalara 1930'da başlanmış ve 1935/1936 döneminde ilk çocuk oyunu oynanmıştır.

M.Ertuğrul'un Darülbedayi aracılığıyla Türk tiyatrosuna getirdiği diğer bir yenilik ise ulusal oyunlar oynanması için gösterdiği özel çabadır. Darülbedayi'nin ilk yıllarından itibaren ülkenin tanınmış yazarlarını tiyatro yapıtı yazmaya yöneltmiş ve modern Türk tiyatrosu yazarlarının da ilk çıkışları bu dönemde olmuştur. M.Ertuğrul o dönemi yıllar sonra şöyle değerlendirecekti:

Yazarlar …
"Önüme geleni piyes yazmaya teşvik ederdim, ama yazdıklarına hiç karışmazdım.Şurasını burasını çıkar ya da değiştir demedim hiç bir yazara. Musahipzade Celal'in yazdığı ilk piyesleri çok ilkeldi. Sözleri duymaya tahammül edemezdim bazan.Ama çok çalışırdı, yapabileceğinin en iyisini yapar getirirdi. Hüseyin Rahmi (Gürpınar) tiyatroya gelirdi; "Ne olur piyes yaz" derdik. Yazdı, getirdi bir gün. Neyyire çok iyi oynadı o piyeste. Heveslendi yazmaya devam etti Yakup Kadri'nin de yazmasını istedim,yazdı. Reşat Nuri'nin dili de iyiydi, tekniği de.Yahya Kemal'in piyes yazmasını çok isterdim. hep söz verdi, ama yazmadı. Necip Fazıl'ın ilk piyesi Tohum kötüydü. Teşvik etmek için sahne koydum ve baş rolü oynadım. ama sonra Bir Adam Yaratmak'ı yazdı. Güzel piyestir. Necip Fazıl hiç memnun olmazdı.Her gece, perde arasında not gönderirdi bana. Birde "Şu sözler arasında virgül değil, noktalı virgül vardır, ona göre oynayın" derdi. Arkadaşlar, " Nasıl tahammül ediyorsun bu adama?" derlerdi. "Biz, yazarların hizmetkarlarıyız, onların eserlerini oynuyoruz, bize eser vermeleri için onların istediklerini vermek lazım" derdim. Aktörlerin yazarlara saygı göstermesini isterdim. Nazım Hikmet'i de teşvik ettim. Yazmaya hazırdı, akümüle olmuştu. Kafatası'nı yazdı. Oyununu sahneye koymadım diye bana darılanlar oldu. Bu yüzden çok dost kaybettim........."

Operetler ve Tiyatro Okulu
Bir başka girişim de, özel sahnelerde oynanan derme çatma, ucuz ve niteliksiz revülere karşı,Şehir Tiyatrosu'nda operet gösterilerinin başlatılmasıdır. Şehir Tiyatrosu'nun operet oynaması sanat çevrelerinde bir ölçüde küçümsenerek, bu girişim kamusal nitelikteki kurumlara yakıştırılmamıştır. M.Ertuğrul'da "değerli oyunları" oynayana bilmek için geçici bir süre operet sunmak zorunda olduklarını belirtir.

1931 yılında, İstanbul Şehir Tiyatrosu'na bağlı bir tiyatro meslek okulu kurulmuş ve M.Ertuğrul orada tiyatro dersleri vermeye başlamıştı. 1933'te sanatçının önerisiyle Viyana Müzik ve Tiyatro Akademisi başkanı Joseph Marx İstanbul'a çağrılmış ve okul yeni baştan düzenlenmiştir. Bu okul, sonraki İstanbul Belediye Konservatuvarı'nın öncüsü sayılabilir.

Muhsin Ertuğrul'un Çocuk Tiyatrosu
Darülbedayi'de Çocuk Tiyatrosu 1935 güzünde kuruldu; ama böyle bir tiyatro kurma düşüncesi beş yıl öncesinde kök salmaya başlamıştı. Cumhuriyetin başlangıcından sonra, bu konuda ilk rastlanan yazı, 15 Kasım 1930 günlü Darülbedayi dergisindedir. O sıralar çocuk tiyatrosunda ilerlemiş iki ülke vardı: Almanya ve Sovyetler Birliği... İmzasız olarak verilen haber biçimindeki yazıda, gerek Almanya'da gerekse Rusya'da bu alanda incelemeler yapmış olan Muhsin Ertuğrul'un yazı örnekleri vardır. Dergini bir sonraki sayısında da Shakespear'in "Fırtına" 'sının bir çocuk oyunu biçiminde oynanışından bir sahne görünümü basılmıştı.
Çocuk Tiyatrosu'nun açılacağını haber veren ilk yazı Darülbedayi dergisinin 15 Şubat 1935'teki sayısında yayımlanmıştır:
"Dün bir tiyatroydu, bugün iki oldu. Önümüzdeki sene bir Çocuk Tiyatrosu şubesi yaparak, üç olacak." Bu konudaki ilk resmi duyuru da, 1 Ekim 1935'te aynı derginin arka kapağındadır. Bu duyuruda, her Cumartesi saat 15:30'da ve PAzar saat10:00'da çocuk gösterileri düzenlendiği açıklanıyordu.

İlk Çocuk Oyunları...
İlk çocuk oyunu M.Ertuprul'un M.Kemal Küçük'e düzenlettirdiği bir yapıttı."Çocuklara İlk Tiyatro Dersi"adlı oyunda, çocukları tiyatroya ısındırmak amacıyla öğretici nitelikte sahnelere yer verilmişti. Ercüment Ekrem Talu bu oyunu övmüş; ama çocuk velilerinin bu önemli adımı iyi değerlendirmediklerinde yakınmıştır. İkinci oyun 1 Ocak 1936'da başlayacağı duyurulan yine M.Kemal Küçük'ün "Gülmeyen Çocuk" adlı yapıtıydı. Oyunu M.Ertuğrul sahneye koymuş, müziklerini Hasan Ferit Alnar düzenlemişti. Dağaranın üçüncü yapıtı olan Afif Obay'ın "Fatmacık" oyunuyla salon tıklım tıklım dolmaya başlıyordu. Çocuk Tiyatrosu, böylece daha ikinci işlevsel bir nitelik almıştı.

Yeni Bir Toplumsal Kurum
Tepebaşı Tiyatrosu'nda verilen ilk çocuk temsillerinden sonra, çocuk oyunları başlarda Beyoğlu'ndaki Fransız Tiyatrosu'nda oynanmıştır. İ.Galip Arcan, "Çocuk Tiyatromuz Altı Yaşını Bitirdi" başlıklı yazısında, ilk başta ana babaların çocuklarını getirmediklerini gördükçe üzüldüklerini, ama sonrada bu umut kırıcı durumun ortadan kalktığını belirtir:
"Arası çok geçmeden Muhsin'in dediği çıktı: Daha aynı sezonunu sonuna doğru çocuk tiyatromuzun temsilleri yavaş yavaş istediğimiz rağbeti bulma başladı ve her yıl mütemadiyen artan bir inkişaf (gelişim) içinde tam verimli bir içtimai müessese (toplusal kurum) halini aldı." İleriki gösterilerde çocuk tiyatrosuna verilen önem artmış, gösteriler doldukça, çocuk bölümü için on altı kişilik bir orkestra, bir de bale grubu kurulmuştu. Çocuk tiyatrosunu kuruluşunda olduğu gibi, geliştirilmesinde de M. Ertuğrul'un büyük katkısı vardır. Sanatçı bu tutumunu Devlet Tiyatrosu'nun başında olduğu zamanlarda da Şehir Tiyatrosu'ndan son ayrılışından sonra da sürdürmüştür. 1973 yılında kurulmasında büyük katkısı bulunan AÇOK, Türkiye'nin en gelişmiş çocuk tiyatrosu olmuştu.

15 Aralık 1932;de ;Goethe Madalyası; ile onurlandırıldı. Karım Beni Aldatırsa, Söz Bir Allah Bir, Leblebici Horhor Ağa, Aysel Bataklı Damın Kızı filmlerinde senarist olarak Mümtaz Osman takma adını kullanan Nâzım Hikmet;le çalıştı. Eşi Neyyire Neyir ile bir süre Perde ve Sahne dergisini çıkaran Ertuğrul, açılması için uğraş verdiği İstanbul Açık Hava Tiyatrosu;nda Kral Oidipus;u sahneledi. 1949 Temmuz;unda Devlet Tiyatrsosu ve Operası genel müdürlüğüne atandı ve Büyük Tiyatro;yu gösterilere açtı. Bir Komiser Geldi oyunundaki müfettiş rolüyle oyuncu olarak son kez sahnede görünen sanatçı, 1950;de Büyük Tiyatro;da balo yapılmasına karşı çıkınca Demokrat Parti iktidarının tepkisini çekti ve görevinden istifa etti. Türkiye;de Batılı anlamda ilk özel tiyatro ;Küçük Sahne;yi, Yapı Kredi Bankası;nın desteğiyle kuran Ertuğrul, Devlet Tiyatroları genel müdürlüğüne ikinci kez atandığında, tiyatronun Adana, İzmir ve Bursa sahnelerini açtı. 1958;de görevden alınan sanatçı, bir yıl sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu başrejisörü oldu; Kadıköy, Fatih, Üsküdar, Zeytinburnu sahnelerini açtı. 1964;te Türkiye;de ilk kez Brecht;in bir oyununu Sezuan;ın İyi İnsanı;nı ve Shakespeare;in 400. doğum yıldönümü nedeniyle beş sahnede beş Shakespeare oyunu sahneletti. Bu çalışmaları eleştiriler aldı ve 1966;da İstanbul Belediye Meclisi;nin kararıyla başrejisörlük kadrosu kaldırıldı. Basında ve TBMM;de sürekli tartışılan ;Muhsin Ertuğrul Olayı; tiyatroya indirilen tiyatroya indirilen bir darbe olarak yorumlandı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü;nde;tiyatro eleştirisi; dersleri veren Erturğrul, yeniden çağrılmasına karşın Şehir Tiyatrosu;nda görev almadı. Kültür Bakanı Talât Halman;ın çabasıyla 23 Ekim 1971;de Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sanatçıya, Muhsin Ertuğrul;a Devlet Kültür Armağanı verildi. Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmenliğine atandığında 82 yaşında olan Ertuğrul, semt tiyatrosu, öğle tiyatrosu, gezici tiyatro gibi çeşitli uygulamalarla yeni bir tiyatro seferberliği başlattı ancak iç çekişmeler üzerine 1976;da görevi bıraktı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılarını sürdüren Muhsin Ertuğrul;un İnsan ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim (1975) adlı bir kitabı vardır.

29 Nisan 1979'da İzmir;de öldü. Ölümünden bir ay önce Ege Üniversitesi Senatosu, Türk tiyatro ve sinemasına yaptığı hizmetler nedeniyle Ertuğrul;a fahri doktor; unvanı vermişti.

"Benden Sonra Tufan olmasın"



Hazırlayan: İhsan ATA


O boşluk dolar elbet,
yaralar kabuk bağlar, sızılar diner,
acılar dibe çöker.
Hayatta sevilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa ;
O boşluğu dolduran eksilmenizdir...

birgün yakalanırsan içindeki çığlığa ...
senin için sustuğum bütün zamanları hatırla .!!!





  Alıntı ile Cevapla
Mesaja teşekkür eden:
Artemis (18-05-07)
Eski 16-05-07, 16:58 Çevrimdışı   #4

 
B-CooL - ait Avatar
Genel Mesajlar: 10.251
Teşekkür etti: 2.332
Teşekkür edildi: 5.835
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:84409
B-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Ödüller:
William Shakespeare
(26 Nisan 1564 ; 23 Nisan 1616)
Büyük İngiliz tiyatro yazarı.


26 Nisan 1564;te Stratford-Upon-Avon;da doğan Shakespeare;in yaşamı hakkında bildiklerimiz kilise, mahkeme ve tapu kayıtları gibi resmi belgelerle çağdaşlarının onun kişiliği ve eserleri hakkında yazdıklarına dayanır. Hali vakti yerinde bir esnaf olan, aynı zamanda yerel yönetimde sulh hakimliği ve belediye başkanlığı gibi önemli görevler üstlenen John Shakespeare;in üçüncü çocuğu ve en büyük oğludur. Babasının maddi durumu daha sonraki yıllarda bozulsa da Shakespeare;in diğer eşraf çocukları gibi ilkokuldan sonra eğitim dili Latince olan King;s New School adlı ortaöğretim okuluna devam ettiğine ve burada Roma edebiyatının klasikleriyle tanıştığına kesin gözle bakabiliriz. Üniversiteye gitmeyen Shakespeare;in Latincesinin düzeyini tam olarak bilemediğimizden kaynak olarak kullandığı bazı eserleri asıllarından mı, yoksa çevirilerinden mi okuduğu hakkında bir şey söyleyemiyoruz.

1582;de on sekiz yaşındayken kendisinden sekiz yaş büyük Anne Hattaway ile evlenen Shakespeare;in bu evlilikten üç çocuğu olmuş ancak oğlu Hammet;i 1596;da kaybetmiştir. 1585 yılı ile 1590;ların başı arasındaki yaşamı hakkında elimizde güvenilir bilgi yok. Ancak Shakespeare;in bu yıllar içinde Londra;ya gelip aktör ve oyun yazarı olarak tiyatroculuk mesleğine başladığını ve kısa zamanda ün kazandığını biliyoruz. Londrada yaşadığı yıllarda Stratford ve ailesiyle ilişkisini düzenli olarak sürdüren Shakespearein profesyonel yaşamı çok yoğun geçmiş. Soneleri (;Sonnets, konularını klasik mitolojiden alan iki uzun öyküsel şiiri (;Venus and Adonis; ve ;The Rape of Lucrece ve oyunlarıyla tanınan Shakespeare yazarlık ve aktörlüğün yanı sıra çalıştığı tiyatro kumpanyasının altı ortağından biriydi. Eline geçen paranın önemli bir kısmıyla emlak satın almış ve bu yatırımlar sayesinde 1610;da Stratford;a oldukça varlıklı bir kişi olarak dönmüştür.

İşleriyle ilgili olarak ara sıra Londra;ya gitse de yaşamının son dönemini Stratfordda geçiren Shakespeare 23 Nisan 1616;da ölür. Stratford;luların bu ünlü hemşerilerinin onuruna yaptırıp kiliseye koydukları anıtta, adının Sokrates ve Vergilius;la birlikte anılması dikkat çekicidir.

Bir Yaz Gecesi Rüyası; bir büyü ve yanlışlıklar komedisidir. Atina yakınlarındaki bir koruda yollarını şaşıran dört sevgili, Periler Kralı Oberon ile kavgacı hizmetkârı Puck'ın büyüsüne kapılırlar. Kentten bir grup işçi de, gözden uzak bir yerde oyunlarını prova etmek için koruya gelir. Onlar da perilere katılırlar ve ortaya bir sürü karışıklık ve komik durum çıkar. Sonunda her şey düzelirse de, en komik sahne işçilerin Dük Theseus'un düğün şöleninde oyunlarını oynadıkları sahnedir.

;On İkinci Gece; de bir yanlışlıklar komedisidir. Kadın kahraman Viola'nın gemisi yabancı bir ülkenin açıklarında batar. Erkek kılığına giren ve "Cesario" adını alan Viola, ülkenin yöneticisi Dük Orsinonun hizmetine girer. Erkek kılığındayken Dük'e aşık olur. Orsino'nun aşık olduğu zengin Kontes Olivia da "Cesario"ya tutulunca durum karışır. Gene en komik sahneler, neşeli Sir Tobby Belch ve arkadaşlarının Olivia'nın kendini beğenmiş ve süslü uşağı Malvolio'yu kandırmak için oyun oynadıkları sahnedir.

Venedik Taciri; de bir komedi olmakla birlikte ciddi bölümler de içerir. Oyundaki kötü adam Yahudi tefeci Shylock'tur. Borç aldığı parayı ödeyemeyen tüccar Antonio'dan, kendi vücudundan kesilecek yarım kilogram et ister. Shylock'un açgözlülükle bıçağını bilediği gerilimli bir duruşmadan sonra Antonio kendisini savunan genç bir avukatın zekâsı sayesinde kurtulur.

Trajediler
Shakespeare'in tüm oyunları arasında en çok sahnelenen Romeo ile Juliet`tir. İtalya'nın Verona kentinde yaşayan birbirlerine düşman ailelerin çocukları olan Romeo ile Juliet'in, aileleri arasındaki nefret yüzünden son bulan aşkları anlatılır.

Hamlet`te, babası öldükten sonra annesiyle evlenen amcasının aslında babasının katili olduğunu öğrenen Danimarka Prensi Hamlet derin bir acıya kapılarak öç almaya karar verirse de, bunu bir türlü gerçekleştiremez. Oyun, yalnızca amcası Claudius'un değil, kraliçe ve Hamlet'in de öldükleri bir sahneyle biter.

"Kral Lear" Shakespeare trajedilerinin en korkuncu, ama belki de en önemlisidir. Gururlu ve bencil olan yaşlı Kral Lear, sadık ve sevgili kızı Cordelia'nın kendisini ne kadar sevdiğini ablaları gibi abartmalı bir dille açıklamaması üzerine, öfkeye kapılarak onu sürgüne gönderir ve tüm servetini öbür kızları Goneril ve Regan arasında paylaştırır. Oysa iltifat dolu sözlerine karşın bu iki kardeş zalim ve haindir. Çok geçmeden Lear onların gerçek yüzlerini görür. Fırtınalı bir gecede sokağa atılan Lear, Cordelia'ya yaptığı haksızlığın acısıyla çıldırmaya başlar. Sonunda onu kurtarmak için geri dönen Cordelia da düşmanları tarafından öldürülür. Üzüntüden perişan olan kral kızının ölüsüne sarılarak son nefesini verir.

Tarihsel Oyunlar
Shakespeare konuların İngiliz tarihindeki olaylardan alan birkaç oyun da yazdı. Bunlardan ilki, rakiplerine ve düşmanlarına acımasız davranan kötü ruhlu ve kambur Kral III. Richard'ı anlatan Kral Üçüncü Richard'ın Tragedyası`dır. Kurbanları arasında Londra Kulesi'nde öldürülen iki genç prens de vardır. Yaşamını yitirdiği Bosworth Field çarpışmasından bir gece önce prenslerin ve öteki kurbanlarının hayaletleri uykusunda Richard'a görünür.

Tarihsel oyunlarından bazıları bir dizi oluşturur: The Tragedy of King Richard II, Henry IV;ün iki bölümü ile Henry V. The Tragedy of Richard I'ı da güçsüz kral tahtından vazgeçerek tacını IV. Henry adını alan Henry Bolingbroke'a bırakır. Öbür iki oyunda, yeni kralın yönetimi sırasında sorunlar ve ayaklanmalar baş gösterir; bu sırada kralın öz oğlu Prens Hal avare ve savurgan bir yaşam sürer. Ama babasının ölümüyle tahta geçerek V. Henry adını alan Prens Halin döneminde düzen yeniden kurulur. V. Henry'nin orduları Fransa'da büyük zafer kazanır. Henry'nin Fransız prensesiyle evlenmesi her iki ülkeye de barış getirir.

Shakespeare'in, konularını Eski Yunan ve Roma tarihinden alan oyunlarından en ünlüsü ise Julius Caesar`dır. Bu oyunda dürüst ve erdemli bir kişiliği olan Brutus, Jül Sezar'ın kendisini Roma imparatoru ilan etmesini önlemek amacıyla, arkadaşlarıyla birlik olup çok sevdiği Jül Sezar'ı özgürlük adına öldürür. Ama bunun cumhuriyetin yok olmasını önleyememesi üzerine de kendi canına kıyar.

"Mutlu Son"la Biten Oyunlar
Shakespeare yaşamının sonlarına doğru kötülük ve acıyı içerdikleri için tam olarak birer komedi sayılmayan, ama ölümle değil de bağışlama ve mutlu sonla bittikleri için trajedi de sayılmayan birkaç oyun yazdı. Bu oyunlardan biri olan Kış Masalı'nda, Leontes adlı bir kral hiçbir neden yokken karısı Hermione'yi kıskanır, karısıyla tüm ilişkisini keser ve bebek yaşındaki Perdita adlı kızının yabani hayvanlara yem olsun diye ıssız bir yere bırakılmasını emreder. Perditayı bir çoban kurtarır ve büyütür. Sonunda kız, babasına geri döner. Kralın uzun yıllar boyunca pişmanlıkla andığı ve öldü diye yas tuttuğu Hermione de geri döner, böylece sonunda geçmişin hataları bağışlanır.

Fırtına'da ise olay, düklüğü elinden alınan Prospero'nun yönetimindeki bir adada geçer. Büyü gücüne sahip Prospero, hava perisi Ariel'i ve yarı insan yarı canavar Caliban'ı yönetmektedir. Yıllar önce hileyle düklüğü ele geçiren Prospero'nun kardeşi Antonio, adanın yakınında bir deniz kazası geçirir. Prospero büyü gücüyle kendisine haksızlık edenleri cezalandırır. Ama daha sonra onları bağışlar ve kızı Miranda'nın Antonio'nun oğlu Prens Ferdinand ile evlenmesine izin verir. Oyun Prospero'nun büyülü değneğini kırması, büyü kitabını denize atması ve tüm grubun düşmanlıkları geride bırakıp büyüyle onarılmış gemiyle İtalya'ya yelken açmasıyla sona erer.

Eserlerinin bir çoğu Türkçe;ye çevrilerek, ülkemizde de sergilenmiş, bazıları da sinema filmi olarak çekilmiştir.

Türkçede Shakespeare
THE TWO GENTLEMEN OF VERONA
Verona;nın İki Asilzadeleri. Çev. Mihran M. Boyacıyan. İstanbul: Civelekyan Matbaası, 1302.
Veronalı İki Centilmen. Çev. Avni Givda. Ankara: Maarif Matbaası, 1944.
THE TAMING OF THE SHREW
Yola getirilen hırçın kız. Çev. Mehmet Şükrü. İstanbul, Matbaacılık ve Neşriyat Türk Anonim Şirketi, 1934
Hırçın Kız. Çev. Nureddin Sevin. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1946.
Huysuz Kız.Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1997.
THE FIRST PART OF HENRY THE SIXTH THE SECOND PART OF HENRY THE SIXTH (THE FIRST PART OF THE CONTENTION OF THE TWO FAMOUS HOUSES OF YORK AND LANCASTER) THE THIRD PART OF HENRY THE SIXTH (THE TRUE TRAGEDY OF RICHARD DUKE OF YORK AND THE GOOD KING HENRY THE SIXTH)
VI. Henry: I., II. ve III. Bölüm. Çev. Hamit Çalışkan. Ankara: İmge Yayınları, 1994.
THE TRAGEDY OF TITUS ANDRONICUS
Titus Andronicus. Çev. Ali Neyzi. İstanbul: Mitos-Boyut Yayınları, 1995.
THE TRAGEDY OF RICHARD III
Richard III Faciası. Çev. Seniha Sami. Ahmet Halit Kitabevi, 1946.
Kral III. Richard Faciası.Çev. Berna Moran. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1947.
Kral III. Richard Tragedyası.Çev. Berna Moran. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1965.
III. Richard. Çev. Berna Moran. İstanbul: Adam Yayınları, 1992.
III. Richard. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2004.
THE COMEDY OF ERRORS
Sehiv komedyası.Çev. Mihran M. Boyacıyan. İstanbul: Civelekyan Matbaası, 1302.
Sehv-i mudhik. Çev. Hasan Sırrı. Kostantiniyye, 1304.
Yanlışlıklar komediası.Çev. Avni Givda. Ankara: Maarif Vekâleti, 1943.
Yanlışlıklar Komedyası.Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1993.
Yanlışlıklar Komedyası. Çev. Avni Givda. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1999.
Yanlışlıklar Güldürüsü. Çev. Avni Givda. Yay. Haz. Ve Sadeleştiren: Egemen Berköz.İstanbul: Cumhuriyet Yayınları, 2000.
LOVE;S LABOUR;S LOST
Aşkın Çabası Boşuna. Çev. Ali H. Neyzi. İstanbul: Mitos-Boyut Yayınları, 2002.
A MIDSUMMER NIGHT;S DREAM
Yaz ortasında bir gecelik rüya. Çev. Nureddin Sevin. İstanbul: Hilmi Kitabevi,1936.
Bir yaz dönümü gecesi rüyası. Çev. Nureddin Sevin. Ankara: Maarif Matbaası,1944
Bahar Noktası. Çev. Can Yücel. 1981. İstanbul: Papirüs Yayınları, 1996.
Bir Yaz Gecesi Rüyası. Çev. Bülent Bozkurt. 1987. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1999.
THE TRAGEDY OF ROMEO AND JULIET
Romeo ve Juliyet. Çev. Mihran M. Boyacıyan. İstanbul: Civelekyan Matbaası, 1302.
Romeo-Juliet. Çev. Abdullah Cevdet. Şehbal 7-24 (1 Temmuz 1325-1 Ağustos 1326.
Romeo-Jülyet. Çev. Mehmet Şükrü Erden. İstanbul: Arkadaş Matbaası, 1938.
Romeo ve Juliet. Çev. Kâmuran Günseli. İstanbul: Çığır Kitabevi, 1938.
Romeo ve Juliet. Çev. İlhan Siyami Tanar. İstanbul: Suhulet Kitabevi, 1938.
Romeo-Juliet.Çev. Ertuğrul İlgin. İstanbul: İnkilab Kitabevi, 1939.
Romeo ve Juliet. Çev. A. B. Şenkal. İstanbul: Sertel Yayınevi, 1939.
Romeo ve Juliet. Çev. Yusuf Mardin. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1945.
Romeo Juliet.Çev. Adli Moran. İstanbul: Ak Kitabevi, 1959.
Romeo ve Juliet. Çev. A. Turan Oflazoğlu. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1968.
Romeo ve Juliet. Çev. Özdemir Nutku. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984.
THE TRAGEDY OF KING RICHARD II.
II. Richard. Çev. Hamit Çalışkan. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1992
THE LIFE AND DEATH OF KING JOHN
Kral John. Çev. Ali H. Neyzi. Mitos-Boyut Yayınları: İstanbul, 2003.
THE MERCHANT OF VENICE, OR OTHERWISE CALLED THE JEW OF VENICE
Venedik taciri. Çev. H. Y.(;Muharrir: İngiliz meşahir erbab kaleminden Şekispir. Mütercimi H. Y.. İstanbul: Matbaa Abuziyâ ; Der Galata, 1301.
Venedik taciri. Çev. Halide Edib. Temaşa 8-11, 13 Eylül 1334/1918.
Venedik taciri. Çev. Mehmet Şükrü. İstanbul, 1930.
Venedik taciri. Çev. Nureddin Sevin. Ankara,1938. (İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları,1992.)
Hamlet ve Venedikli Tüccar. Çev. Şehbal Erdeniz ve Orhan Veli Kanık. İstanbul: Doğan Kardeş Yayınları, 1949.
Venedik Taciri. Çev. Adnan Yaltı. İstanbul: Zuhal Yayınevi, 1968.
Venedik Taciri. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1992.
Toplu Oyunları 1:Kısasa Kısas, Onikinci Gece, Venedik Taciri. Çev. Zeynep Avcı. İstanbul:Mitos-Boyut Yayınları, 1996.
THE HISTORY OF HENRY IV, PARTS I AND II
IV. Henry: I ve II. Bölüm. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1992.
THE MERRY WIVES OF WINDSOR
Windsor;un şen kadınları. Çev. Haldun Derin. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1945.
Windsor;un Şen Kadınları. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2000
MUCH ADO ABOUT NOTHING
Kuru Gürültü. Çev. Hâmit Dereli. 1944. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları,1967.
Yok Yere Yaygara. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1998.
Kuru Gürültü. Çev. Sevgi Sanlı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002.
THE LIFE OF HENRY V
V. Henry. Çev. Ali H. Neyzi. Mitos-Boyut Yayınları: İstanbul, 2002.
THE TRAGEDY OF JULIUS CAESAR
Julsezar. (Kapakta ayrıca Latin harfleriyle JULIUS CÉSAR.) Çev. Abdullah Cevdet. Mısır: Matbaa-i ictihad, 1908.
Jules César (Jül Sezar). Çev. Mehmet Şükrü. İstanbul: Cumhuriyet Matbaası, 1930.
Jül Sezar. Çev. Mehmet Şükrü. İstanbul: Darülbedayi yayını, 1930.
Julius Caesar. Çev. Nureddin Sevin. 1942. Ankara, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları,1992.
Julius Caesar. Çev. Sabahattin Eyüboğlu. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1966.
Julius Caesar. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2002.
AS YOU LIKE IT
Beğendiğiniz Gibi. Çev. Orhan Burian. Ankara: Maarif Vekâleti, 1943.
Nasıl hoşunuza giderse. Çev. Halide Edib Adıvar ve Vahit Turhan. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1943.
Size Nasıl Geliyorsa. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1996.
THE TRAGEDY OF HAMLET, PRINCE OF DENMARK
Hamlet. Çev. Abdullah Cevdet. Mısır: Matbaa-i ictihad, 1908.
Hamlet: Danimarka Prensi. Çev. Kâmuran Şerif. İstanbul: Devlet Matbaası, 1927.
Hamlet: Danimarka Prensi. Çev. Halide Edib Adıvar ve Vahit Turhan. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1941.
Hamlet. Çev. Orhan Burian. 1944. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1966.
Hamlet ve Venedikli Tüccar. Çev. Şehbal Erdeniz ve Orhan Veli Kanık. İstanbuloğan Kardeş Yayınları, 1949.
Hamlet. Çev. Sabahattin Eyüboğlu. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1965.
Hamlet. Çev. Bülent Bozkurt. 1982. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1999.
Hamlet. Çev. Can Yücel. 1992. İstanbul: Papirüs Yayınları, 1996.
Hamlet. Çev. Orhan Burian. Yay. Haz. ve Sadeleştiren Müjdat Gezen. İstanbul: MSM Yayınları, 2000.
TWELFTH NIGHT, OR WHAT YOU WILL
On ikinci gece. Çev. Mehmet Şükrü. İstanbul: Matbaacılık ve Neşriyat Türk Anonim Şirketi, 1937.
Onikinci Gece. Çev. Avni Givda. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1946.
Onikinci Gece. Çev. Özdemir Nutku. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1988.
TROILUS AND CRESSIDA
Troilos ile Kressida. Çev. S. Eyüboğlu ve M. Irgat. İstanbul: Maarif Vekâleti, 1956.
Troilos ile Kressida. Çev. Sabahattin Eyüboğlu ve Mina Urgan. İstanbul: Adam Yayınları, 1993.
THE SONNETS
William Shakespeare: Soneler. Çev. Talat S. Halman. İstanbul: Yeditepe Yayınları, 1964.
Soneler. Çev. Bülent ve Saadet Bozkurt. 1979. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1994.
Shakespeare: Tüm Soneler. Çev. Talat S. Halman. İstanbul: Cem Yayınevi, 1989.
Soneler. Çev. Talat S. Halman. İstanbul: K Kitaplığı 29, 2003.(Kitaba ek olarak, Talat S. Halman ve Defne Halman;ın sesinden bir seçme soneler CD;si veriliyor.)
VARIOUS POEMS
A Lover;s Complaint
The Passionate Pilgrim
The Phoenix and the Turtle
The Rape of Lucrece
Venus and Adonis
Bu şiirlerin kısmi çevirileri olmakla birlikte, henüz hiçbirinin tam çevirisi yayımlanmadı.
MEASURE FOR MEASURE
Toplu Oyunları 1. Kısasa Kısas, Onikinci gece, Venedik Taciri. Çev. Zeynep Avcı. İstanbul: Mitos-Boyut Yayınları, 1996.
THE TRAGEDY OF OTHELLO, THE MOOR OF VENICE
Othello. [Jean François Ducis;in Fransızca çevirisinden] Çev. Hasan Bedreddin, Mehmet Rifat. Temaşa c.2, cüz 3. İstanbul, 1293.
Otello. Çev. Mihran Boyacıyan. İstanbul: Mansume-i Efkar, 1328.
Othello. [Fransızcadan] Çev. Refet Ülgen. Ankara: Maarif Vekâleti, 1931.
Othello:Venedikli bir magribînin faciası. Çev. Orhan Burian. İstanbul: Yücel Yayınevi, 1940.
Othello. Çev. Ülkü Tamer. İstanbul, 1964
Othello: Venedikli bir magriplinin faciası. Çev. Orhan Burian. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1966.
Othello. Çev. A. Vahit Turhan ve A. Turan Oflazoğlu. İstanbul, 1965.
Othello. Çev. Özdemir Nutku. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1985.
Othello. Çev. Orhan Burian. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1999.
ALL;S WELL THAT ENDS WELL
Yeter ki Sonu İyi Bitsin. Çev. Özdemir Nutku. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1988.
THE LIFE OF TIMON OF ATHENS
Atinalı Timon. Çev. Orhan Burian. 1944. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1965.
Atinalı Timon. Çev. Sabahattin Eyüboğlu. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1965.
THE TRAGEDY OF KING LEAR
Kıral Lir. Çev. Abdullah Cevdet. İstanbul: Resimli Kitab matbaası, 1912.
Kral Lir. Çev. Seniha Bedri Göknil. 1937.
Kral Lear. Çev. İrfan Şahinbaş. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı, 1959.
Kral Lear. Çev. Seniha Bedri Göknil. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1967.
Kral Lear. Çev. Özdemir Nutku. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1986.
THE TRAGEDY OF MACBETH
Macbeth. Çev. Abdullah Cevdet. Mısır: Matbaa-i ictihad, 1909.
Makbet. Çev. Mehmet Şükrü. İstanbul, 1931.
Macbeth. Çev. Orhan Burian. 1946. İstanbul: Cumhuriyet Yayınları, 1999.
Macbeth. Çev. Sabahattin Eyüboğlu. 1962. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1967.
Macbeth. Çev. Nazım Engin. İstanbul: Şehir Operası Yayınları, 1964.
Macbeth. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2000.
THE TRAGEDY OF ANTONY AND CLEOPATRA
Antuvan ve Kleopatra. Çev. Abdullah Cevdet. İstanbul: Matbaa-i Necmi , 1921.
Antonius ile Kleopatra. Çev. Saffet Korkut. 1944. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1997.
Antonius ile Kleopatra. Çev. Seniha Sami. İstanbul: Hilmi Kitabevi, 1946.
Antonius ve Kleopatra. Çev. Halide Edib Adıvar ve Mina Urgan. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1949.
Antonius ve Kleopatra. Çev. Sabahattin Eyüboğlu. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1967.
Antonius ve Kleopatra. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2002.
PERICLES, PRINCE OF TYRE
Pericles. Çev. Hamdi Koç. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1992.
THE TRAGEDY OF CORIOLANUS Coriolanus faciası. Çev. Seniha Sami. İstanbul: Hilmi Kitabevi, 1942.
Coriolanus. Çev. Halide Edib Adıvar ve Vahit Turhan. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1945.
Coriolanus. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1994.
THE WINTER;S TALE
Kış Masalı. Çev. [Mehmet] Nâdir. Matbaa-i Esad İzzet, 1299. (İnci Enginün, Tanzimat
Devrinde Shakespeare adlı doktora tezinin bibliyografya bölümünde, bu kitabın, Shakespeare;in Kış Masalı değil, Greene;in Pandosto;su olduğunu belirtiyor.)
Kış Masalı. Çev. A. Turan Oflazoğlu. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1979.
CYMBELINE, KING OF BRITAIN
Cymbeline. Çev. Engin Uzmen. Ankara: İmge Yayınları, 1992.
THE TEMPEST
Fırtına. Çev. Mustafa Işıksal. Ankara: Gazi Terbiye Enstitüsü, 1935.
Fırtına. Çev. Haldun Derin. 1944. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1964.
Fırtına:İki Perde. Çev. Can Yücel. 1991. Papirüs Yayınları, 1996.
Fırtına. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1994.
HENRY VIII (ALL IS TRUE)
VIII. Henry. Çev. Belkıs Boyar. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1947.
THE TWO NOBLE KINSMEN
İki Soylu Akraba. Çev. Özdemir Nutku. İstanbul: Alkım Yayınları, 2004.
Retrieved


Hazırlayan: İhsan ATA

O boşluk dolar elbet,
yaralar kabuk bağlar, sızılar diner,
acılar dibe çöker.
Hayatta sevilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa ;
O boşluğu dolduran eksilmenizdir...

birgün yakalanırsan içindeki çığlığa ...
senin için sustuğum bütün zamanları hatırla .!!!





  Alıntı ile Cevapla
Mesaja teşekkür eden:
Artemis (18-05-07)
Eski 16-05-07, 17:00 Çevrimdışı   #5

 
B-CooL - ait Avatar
Genel Mesajlar: 10.251
Teşekkür etti: 2.332
Teşekkür edildi: 5.835
RepForum Gücü: 500
Forum Puanı:84409
B-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymazB-CooL tanımayanı zamansız forum da kimse adam yerine koymaz
Ödüller:
Bertolt Brecht
1898 - 1956
Yazar


Bertolt Brecht Kronolojisi

1898 10 Şubat, kağıt fabrikası müdürünün oğlu olarak doğar

1904-1908 ilkokul (Volksschule)

1908-1917 lise (Königlich-Bayerisches Realgymnasium)

1913 ilk tekstlerini yazar (günlükler, okul gazetesi); Paula Banholzer ile arkadaşlık

1917 Münih'teki Ludwig-Maximilian Üniversitesine tıp öğrencisi olarak kaydolur

1918 Augsburg'daki askeri hastaneye sağlık görevlisi olarak gönderilir; Kasım Devrimi sırasında askerler kurulunda (Soldatenrat) çalışma

1919 drama incelemeleri; “Baal”, Karl Valentine'nın politik kabaresine katılır; Paula Banholzer'den ilk oğlu Frank doğar

1920 Berlin'e ilk seyahat; Brecht'in annesi ölür

1921 Berlin'e ikinci seyahat, Max Reinhardt ve diğer büyük yönetmenlerin provalarına katılır

1922 “Trommeln in der Nacht” (Gece Çalan Davullar) Münih'te Kammerspiele'de ve daha sonra Berlin'deki Deutches Theatre'da sahnelenir; Brecht prestijli Kelist ödülünü alır; Arnolt Bronnen ile arkadaşlık, Marianna Zoff ile evlenir

1923 “Im Dickicht der Stadte” (Kentlerin Fundalığında) Münih'teki Residenztheatre'da sahnelenir; “Baal” Leipzig'de sahnelenir; Münih'teLion Feuchtwanger ile birlikte çalışır; Marianna Zoff'dan Hanne adlı kızı doğar

1924 Brecht Berlin'e yerleşir; “Leben Eduards des Zweiten von England” (Lion Feuchtwanger ile birlikte yaptığı Christopher Marlowe'un II. Edward uyarlaması) Münih'teki Kammerspiele'de Brecht'in yönetmenliğinde sahnelenir; Brecht'in Stefan adlı oğluna hamile kalan Helene Weigel ile tanışır; Elisabeth Hauptmann ile ortak çalışmalara başlar

1925 ağırsiklet boksör Paul Samson-Körner, ressam Georg Grosz ve roman yazarı Alfred Döblin ile arkadaş